Kelimenin sözlük anlamından çok ruhuna ihtiyacımız olan ifadelerden, bu ruhunu yitirdiklerimizi gözden geçiriyorum. Ruhunu kaybettikten sonra sadece bir kaplumbağa kabuğu, bir pösteki ya da kurumuş bir denizyıldızı gibi şekli bir şeyi andıran, fakat içinde canlı olmadığından bir hikmeti olmayan kalıntılara benziyor bu kelimeler.
Hayıflandığımız Türkçedeki birkaç sözcüğün eksilmesi değil, o kelimenin ruhu olarak tarif etmeye çalıştığımız mananın kayıp olmasıdır. Günlük hayatımızdan eksilen, o manaların ifade ettiği değerler, tatlar, esaslar ve hatta hazineler manzumesidir.
Asıl kayıplarımız çok fazla, o nedenle bu listeyi daha uzun tutmak mümkün. Lakin kelimelerin ruhunun peşinde koşarken, konunun da ruhunu kaçırmamak için bu kelimelerde değerleri nispetinde bir öncelik belirlemek daha doğru geldi. Daha öncekileri irdelediğimiz gibi alfabetik sıradakilerle sürdürelim ruhsuz kelime avcılığımızı.
Eş; aslında ikisi bir arada iken bir mana ifade eden, birbirine çok benzeyen hatta aynısı olan iki şeyden yahut çift olanların bir tanesinin diğerinin yanındaki konumu ya da vasfını ifade eder. Bir çift eldivenin her biri ya da ayakkabının veya çorabın… Pek değersiz örnekler ama biri eksik olunca tek dediğimiz kalanın öneminin sıfıra indiği; eşi bulunamazsa o tekin de çöpe atılışını hatırlatması açısında doğru örnekler aslında. Biz “eş”i karıkocanın her birinin, diğerinin yanındaki hikmetini iade etmek için kullanırdık. Çünkü eşi olmayan tek kalan için üzülürdük. Çünkü tam değil idi, eksik idi, yarım idi. İnsanoğlu tüm canlılar gibi çift olarak yaratılmışken eşini bulamamak bu hayatı yarım sürdürmek sayılırdı. Bu gün ise eşimize ihtiyaç duymayışımız bir yana, tek ve yarım hayatı özgürlük hatta sultanlık sayıyoruz. Oysa eşsiz olmaktan kastedilen o eşsizlik değil.
Gâvur; kelimesini yazınca “argo veya kaba sözcük” diye uyarı veriyor bilgisayar. Hatta buna ilişkin yasa çıkartıldı, bu kelimenin kullanımı yasaklandı. Bize gâvurluk edenlerin yaptıklarını tarif edecek kelime ortadan kalkarsa yaptıkları da görünmez olur sandılar. Kanun da çıksa ağızlara filtre de konulsa; eski insanların “gâvurun eniği” veya “moskof gâvuru” diye küfretmesinden, “gâvur ölüsü gibi” veya “gâvur eziyeti” diye tarif etmesine mâni olunamaz. Çünkü bizim “gavur”umuz dinsiz ya da bizim dinimizden olmayan değildir, bizim milliyetimizden olmayan da değildir, hatta muharebe meydanında cenk ettiğimiz düşmanımız dahi değildir. Bizim asıl gâvur dediğimiz dinine, milletine, memleketine bakılmaksızın gâvurluk yapan herkesi ifade eder. İşte bu kelime ruhunu buradaki manasında muhafaza eder. Bugün aynı dinden olduklarımızın, aynı memlekette yaşadıklarımızın gâvurluklarına maruz kalmıyor muyuz? Bu kelimenin ifade ettiğini tarif etmek için sayfalarca yazı yazmak gerek. Oysaki tek kelime her şeyi uhdesinde toplamıştı. Her zamankinden çok daha fazla gavurluk peşinde olanların cirit attığı zamanda ve mekânda; onların hakiki rengini ortaya çıkarmak için gavur kelimesinin ruhuna ihtiyaç var.
Günah; dini kaidelere göre yasaklanan, suç sayılan, müeyyidesi olan kusurlar, hatalar, iş ve eylemler olarak hayatımıza girer. Günahın ana referansı inanç, bizdeki karşılığı ise imandır. İşin aslı bizim günah dediğimiz, Kur’an’da ya da hadislerde, dini literatürde yer alsın ya da almasın Allah’ın hoşuna gitmeyecek her şeydir. Bir insana veya bir canlıya eziyet etmek de günahtır, ekmeği yere düşürmek de, ezan okunurken yatmak da… Yalan söylemek de günahtır, çalmak da, devlet malına zarar vermek de… En çok çocukları eğitirken işe yarar bu günah, yasak olan her şey günahtır. İzah etmekte zorlanılacak her şeyi; açıklama yapmaya lüzum görmeden, günah sıfatı ile yasaklamak mümkün. Tabağında yemek bırakma, günah; yaramazlık yapma, günah; öyle kıyafetler giyme günah… Ne kadar çok nüfus etmişti günlük yaşantımız da; “günah benden gitti”, “günah çıkarmak”, “günah işlemek”, “günaha girmek”, “günaha sokmak” derken hepsi bizim için birer ikaz idi. Devlet otoritesinden, kanundan, kolluk kuvvetlerinden, çevre tarafından eleştirilmekten, mahalle baskısından çok daha etkili idi bu günah kelimesine yüklenen mana ve taşıdığı ruh. Eğer günah kelimesinin ruhunu muhafaza edebilseydik; toplumsal nizam için fazla yorulmaya gerek kalmadan, sadece kişinin günah korkusu ile toplumsal huzur ve asayişi kolaylıkla tesis edebilirdik. Şimdi artık işlediğimiz her suçu yükleyecek bir günah keçisi bulup kurtuluveriyoruz.
Hizmet; bir kişiye ya da bir kesime yahut bir davaya sürekli olarak faydalı işler yapma, onun ihtiyaçlarına cevap verme gayreti olarak yalın bir mana ifade eder. Kişi önce ailesine, sonra çevresine, sonra kentine, sonla ülkesine ve sonra da insanlığa hizmet etmekle memur edilmiştir. Bu beyandaki hizmet kelimesi hakiki bir ruha kavuşur. Tanımlanmamış veya sıralanmamış dahi olsa kişi kendiliğinden öngördüğü faydaları işleri yerine getirmekle bu hizmeti yerine getirmiş olur. Hizmet kelimesinin ruhu; yapılacak bu işlerin hacmini ve bu işleri yerine getirirken kişinin yaptığının hayırlı bir iş olduğuna olan inancını ifade eder. O nedenle “kime hizmet ettiği belli olmayan” yakıştırması kullanırız. Bu hizmet kelimesinin ruhu; en fazla bir cemaatin kendini isimlendirdiğinde ve iç parolasına dönüştürdüğünde tahribata uğradı. Bu gün bu kelime yanlış anlaşılır endişesi ile sözlük anlamı ile bile kullanılmaya çekinilir hale geldi. Kalan kısmı da herkesin bencilleşmesi ile birlikte sadece kendine ve nefsine hizmet eder hale gelmesi ile ortadan kalktı ve uçup gitti.
Hukuk; ruhunu ve asıl ihtiyacımız olan manasını kaybetmiş en büyük kelime. Sözlük anlamı “Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü” olarak geçiyor. Bizim hukuk kelimesine yüklediğimiz anlam ise adaletin tesisi için lüzumlu alt yapı, yazılı ve yazılı olmayan kaideler bütünü. Her ne kadar dilimize pelesenk olduğu için tekrarlaya tekrarlaya eskittiğimiz “hukukun üstünlüğü” ifadesinde ruhunu bulan bir hukuk, ikili veya toplumsal ilişkilerin sınırlarını belirler. “Onunla aramızdaki hukuk” dediğimizde, kâğıda dökülmemiş de olsa o kişi ile aramızda oturmuş bir kurallar ve esaslar olduğunu beyan ederiz. Aramızda bir hukuk olan kaç tanıdığımız kaldı? Hukuk teriminin ruhunun bir dilimini burada yitirdik. Daha büyüğünü ise hukukun üstünlüğünü, üstünün hukuku ile değiştiğimizde kaybettik. Günümüz hukuk sistemi süzgeç gibi içinde yasaları ve kaideleri toparlayamaz; güçsüzü güçlüye, mağduru suçluya karşı koruyamaz; ne bireysel ne de sosyal adaleti tesis edemez hale geldi. Hukukun ne üstünlüğü kaldı ne de ruhu.
Fahrettin BEŞLİ
24 Şubat 2019