Bir kitabın, hatta bir kutsal kitabın kapağında Elmalılı Hamdi kadar çok yer alabilmiş başka bir isim yoktur sanırım. Kuran’ı Kerim’in; ya Elmalılı’nın kendi tefsirinden ya da o referans alınarak hazırlanmış Türkçe meallerini içerir tüm nüshaların kapaklarında Elmalılı Hamdi yazar.
Atatürk’ün saf, temiz ve sade bir din anlayışı hedefi istikametindeki; Latin harfleri ile basılmış, aslına sadık ve anlaşılır bir Türkçe Kur’an meal ve tefsiri düşüncesini, ziyadesi ile hayata geçiren kişi Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’dır.
İzmir’de dostum Ramazan ile derin hususları müzakere ettiğimiz oturumlardan birinde, söz Elmalılı Hamdi’ye geldi. Bana Gazi Paşa’nın, kafasındaki ve gönlündeki gibi tarafsız, katışıksız ve en kolay anlaşılır Kur’an tefsirini ve mealini yapabilecek kişinin; görüş ayrılıkları olmasına rağmen Elmalılı Hamdi olduğuna inandığından bahsetti. Elmalılı’nın da en ufacık bir hata ile Kur’an’ın ruhunda veya manasında meydana gelebilecek tahrifatın vebalinden korktuğu için geceleri gözüne uyku girmeden işini tamamladığını anlattı.
Araştırmaya başladığımda, Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinin önsözündeki şu satırlar ilgimi daha fazla cezbetti: “Ben halis Anadolu, öz Oğuz Yazır Türküyüm. On beş yaşında İstanbul’a geldim. Ne Arabistan’a gittim ne de Türkistan’a. Ne İran gördüm ne de Frenkistan’ı. Öğrendiğimi bu vatanda öğrendim. Yazır’ın Kayı, Kınık, Bayındır, Eymir, Avşar gibi büyük Oğuz kabilelerinden biri olduğumu da Arapçadan, Divan-ı Lügât-ı Türk’ten öğrendim.”
***
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, namını 1878’de doğduğu Antalya’nın Elmalı ilçesinden; soyadını ise babasının köyü Burdur’un Gölhisar ilçesine bağlı Yazır köyünden alır. İlk ve orta öğrenimi ile hafızlığını babası Nûman Efendi’nin Şer’iyye Mahkemesi’nde başkâtiplik yaptığı Elmalı’da tamamlayıp; 1895’de dayısı ile birlikte İstanbul’a gider ve Küçük Ayasofya Medresesi’ne yerleşir. Beyazıt Camii’ndeki derslerine devam ettiği Kayserili Mahmud Hamdi Efendi’den icazet alır ve Küçük Hamdi diye anılmaya; bu imzayı kullanmaya başlar.
Tanzimat döneminde kadılık yerine oluşturulan ve “nâib” denilen şer‘î hâkimlerin yetiştirilmesi amacıyla kurulan Mekteb-i Nüvvâb’ı birincilikle bitirir. Bir taraftan da kendi gayretiyle edebiyat, felsefe ve musiki öğrenir. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra, ülkeyi çağdaş ilim ve medeniyet seviyesine ulaştırmaya vesile olabileceği ümidiyle, politik tutumundan uzak olmakla birlikte İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin ilmiye şubesine üye olur.
II. Meşrutiyet’in ilk meclisinde Antalya mebusu, daha sonra Damad Ferid Paşa hükümetlerinde Evkaf(Vakıflar) Nâzırı, Meclis-i Âyan(Senato) üyesi ve 1919 da Süleymaniye Medresesi Müderrisi (Öğretim görevlisi / Profesör) olur. 1909 yılında, daha sonraları “Hayatımda yaptığım en büyük hata” dediği Sultan Abdülhamid’in hal’ine karışır; tereddüt eden fetva eminini ikna eder, fetva metnini yazar ve meclis kürsüsünden okur.
İstanbul Hükümeti mensubu olarak yaptığı bu görevler sebebi ile İstiklâl Mahkemesi’nce gıyabında idama mahkûm edilir ve Ankara’ya götürülerek kırk gün tutuklu kalır. İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne üye olması göz önüne alınarak serbest bırakılır. İstanbul’a döndükten sonra maddî sıkıntı çeker ve camiye gitme dışında evinden hiç çıkmaz. “Elmalılı Küçük Hamdi” imzalı, en büyüğü “Hak Dini Kur’an Dili” olmak üzere beş kitap ve yirmiyi aşkın makalesini ardında bırakıp 27 Mayıs 1942’de Erenköy’de vefat eder.
***
Osmanlı Devleti’nin son, Cumhuriyet’in ilk yıllarının fıkıh, itikat, felsefe ve tasavvufuna vakıf büyük din âlimi Elmalılı Hamdi, Müslümanların toplumsal vicdanını kaybetmesinin büyük felâketlere sebep olacağını; ancak kendi değerlerimizi koruyarak, Batı’nın sadece ilminden faydalanarak kurutuluşa erebileceğimize inanırdı. Dinî endişelerle, pozitif ilimlerin önüne engel konulmaması gerektiğini savunurdu.
En büyük ve meşhur eseri, 1926’da kırksekiz yaşında başlayıp, nerdeyse evinden hiç dışarıya çıkmadan 1938’de altmış yaşında tamamladığı, “Hak Dini Kur’an Dili” isimli Kur’an tefsiridir. Diyanet İşleri Başkanlığı, bir cildi fihrist olmak üzere dokuz cilt ve 6433 sayfadan oluşan bu eseri on bin nüsha olarak bastırır.
Ona göre “Kur’an-ı Kerim hiçbir dile hakkıyla tercüme edilemez. Eski ve yeni ilmi teorilerin hepsi doğru veya yanlış addedilmemeli, Kur’an tefsiri, bir zaman için geçerli görülen belli ilmi ve felsefi görüşlerin sınırlarına çekerek fikirleri ve vicdanları daraltmamalıdır.” Bu bakış açısı ile Kur’an’ın hak ettiği doğruluk ve güzellikte tercüme edilebileceğine inanmadığını söyleyerek başlangıçta görevi reddeder, daha sonra Müslümanların Kur’anı doğru ve tam olarak anlamasını sağlamasına katkıda bulunmak için bu hayırlı vazifeyi kabul eder.
***
Türklerin büyük kitleler halinde Müslüman olmaya başladığı 9.yüzyıldan itibaren; Kur’an ı anlamak için Türkçeye tercüme edilmesi ihtiyacı doğmuştur. İlk Türkçe Kur’an tercümesinin tarihi ve mütercimi bilinmemekle beraber, bazı kaynaklar bunu Akkoyunlular Devleti’nin hükümdarı Uzun Hasan’ın yaptırdığından söz eder. O günden buyana yapılmış çalışmaların hepsi korunamamış; Türkçe tercümelerden yalnızca 4 kopyası elde kalmıştır.
Zeki Velidi Togan tarafından 1914’de bulunan; Harezm bölgesinde yazılmış olabileceği değerlendirilen ancak kimin, hangi tarihte yazdığı bilinmeyen nüsha,
Türk ve İslam Eserleri müzesinde bulunan,1333 yılında Şirazlı Muhammed b. el-Hacc Devletşah tarafından Oğuz Türkçesi ile kelime kelime tam tercümesi,
İstanbul’da bulunan 1363 tarihli tercüme nüshası,
Manchester Kitaplığında bulunan 11.yy. Türkçesiyle yazılmış tercüme nüshası.
Bu nüshalarda göze çarpan ilginç noktalardan birisi Kuran-ı Kerim’deki bazı dini terimlerin karşılanması için bulunan Türkçe kelimelerdir. Bunlar: (Tanrı: Allah); (İzi: Rabb, sahip); (Yüküngü, yüknü: Secde); (Tapmak, tapıngu: ibadet); (Köni Kün: Hesap günü, adalet günü); (Yek: şeytan); (Yelvi: afsun, sihir); (Yazuk: Günah, masiyet); (Öğmek, öğdi: Hamd ü sena); (Ökünç, öküngü: Tövbe, pişmanlık); (Kut: Saadet, talih); (Tın: Nefes, can); (Kılınç: Amel); (Sabınç: Fikir, tefekkür); (Kam: Kâhin, şaman); (Uçmak: Cennet); (Tamug: Cehennem).
Eski Türkçe Kur’an tercümeleri iki şekilde yapılırdı;
Satır arası Kur’an tercümesi. Bu yöntemde her kelimenin altına; o kelimenin, Türkçenin gramer kurallarına uyulmaksızın dilimizdeki karşılığı yazılırdı. Orta Asya’dan gelen bu tercüme yöntemi; Horasanlı ve Hârizmli âlimler İranlılardan öğrenmişler, sonrasında Anadolu’ya nakletmişlerdir. Bu gün çok yaygın olarak karşılaştığımız bir yöntemdir.
Tefsirî Kur’an tercümesi. Bu yöntemde ise, bütün bir âyetin veya bir bölümünün ne anlama geldiği, Türkçedeki esaslar çerçevesinde bir metin olarak izah edilir.
Türklerin kutsal kitap olarak benimsedikleri Kur’an-ı Kerim’i kendi dillerine etkili bir şekilde tercüme ettirmemelerinin de iki temel nedeni vardır.
Birincisi; konuşma dili Türkçe olmasına rağmen, İslâmiyet’e girdikten kısa bir süre sonra yazıda Uygur alfabesini bırakıp Arap harflerini kullanmaya başlaması,
İkincisi de medreselerinde öğretim dili ve ilim dili olarak Arapça’nın kullanılmasıdır.
Tanzimat’la birlikte yeşeren milliyetçilik akımları Kur’an’ın Türkçe’ye tercümesini artık bir ihtiyaca dönüştürmüştür.
Yönetim sistemi, sosyal ve kültürel yapısı, hedefleri, içyapısı ve felsefesi ile kadim bir milleti, yeniden ayağa kaldırmayı kafasına koyan Atatürk; dünya ile entegre olabilmek için harf devrimi ile hayatımıza soktuğu Latin harfleri ile Türkçe Kur’an meal ve tefsirini de bir zaruret olarak görür. Bunun için çalışmalar başlatır, yürütülmesine bizzat nezaret eder.
Fahrettin BEŞLİ
7 Ocak 2019