Dünyanın en zor işi; bireyin ya da toplumun hayrına olduğundan şüphe olmadığı bir değişimi, hayrını görecek kişi ya da toplumun direncini aşarak gerçekleştirmeye çalışmaktır.

İki Mustafa’nın mücadelesi de budur ve aynıdır.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa; beyhude yere puta tapan, sosyal ve kültürel olarak çürümüş bir topluma; her iki âlemde de huzurun, mutluluğun ve selametin İslam inancında olduğunu, Arap kabilelerine karşı verdiği mücadele neticesi anlatabildi.

Mustafa Kemal’in ömrü ise; dün doğunun ve batının efendisi olan bir Millete; bu gün zamanın çok gerisinde kaldığını, yedi düvelin kendisinin yok oluşunu beklediğini, muhasır medeniyetle arasındaki mesafenin kapanmasının ancak köklü değişimlerle mümkün olabileceğini göstermekle geçti. Düşman askerleri ile harp meydanlarındaki muharebeler; ayağa kaldırmaya çalıştığı kendi insanlarının bir kısmı ile yine onların bekası ve istikbali için verdiği mücadelelerin yanında basit sokak oyunları gibi kalır.

***

O gün de, bu gün de iki Mustafa birbirlerine rakip ve hatta hasımmış gibi gösterilmeye çalışılır. Ayrı zaman, zemin ve toplumların ihtiyaçlarına cevap veren iki olgu; hep birbiri ile çarpıştırılmaya çalışılır. Oysa birisi kulu, Allah’a kavuşturan bir din; diğeri ise ferdi, muhasır devlet ve kadim millet şuuruna ulaştıran bir sosyal devrimdir.

İslam’ın özünü ve ruhunu kavrayamamış bir takım Müslümanlar; Peygamberimizin Kur’an’ı esas almaya dönük bütün gayretine karşın, Arapların cahiliye dönemi alışkanlıklarını sürdürmekten bugün de vaz geçmediler. Bu gaflet, iyileştirilmek istenen hastalık mikrobunu güçlendirerek yaşattı ve ilacın tedavi edici tesirini birçok yerde zaafa uğrattı. Aynı olumsuz inanış ve uygulamalar Peygamber Sünneti(!) ambalajı ile İslami yaşam esasları arasına karıştırılıyor ve Arap kültürünün iyi bir mümin olmanın şekil şartları imiş gibi gösteriliyor.

Bu da millet mi, ümmet mi tartışmalarını köpürtüyor. Oysa bu tartışmalar yersiz, hatta haksızdır. İslam’a en büyük hizmeti veren, kendi kimliğini yaşayan Türklerdir. Tarihi ve kültürel kökenin gücüyle Türklüğünden taviz vermeden Müslüman olmak; aynı çarşafa dolanmış insan kalabalığı olmaktan çok daha hikmetlidir. Hac vazifesi esnasında kutsal topraklarda aynı renge bürünmek kâfidir. Sair günlük hayatta insanın kendi olması haktır ve farzdır.

İman ve milli şuur her ikisi de yan yana insanın gönlünde yer bulabilir. Cemiyetle cemaat, aynı topluluğun farklı gayeler için bulunduğu farklı mekânlardaki vasfı olabilir.

Müslümanlığı Arap gibi değil, Türk gibi yaşamak esastır. Bu İslam esaslarını deforme etmek değildir. Çünkü İslam; yaşam şekillerinden kültür kökenlerine, coğrafyalarından etkileşim içinde bulunduğu sosyal yapıya kadar birbirinden farklı toplumların fertlerinin Allah’la arasındaki en kısa ve en doğru yoldur.

Bu gün birbirinden uzaklaşan mezhepler gibi birbirinden ayrı Ortadoğu Müslümanlığı, Orta Asya Müslümanlığı ve Anadolu Müslümanlığı meydana geldi.

***

Son yüzyılda aynı fikir merkezli radikal odaklar, milletinde bu istikamette değişim sağlamaya çabalayan Atatürk’e ve onun getirdiği çağdaş reformlara savaş açtılar.

Atatürk’ün Müslümanlığı başlı başına bir husus ve buna dair binlerce makale, ciltlerle kitaplar yazıldı. Bunu ölçmek bizim haddimiz de vazifemiz de değil. Elbet yüce Allah bütün kullarını muhakeme ettiği gibi kendisini de değerlendirecektir. Lakin bu itham ve bakış açısı, kendisinin diğer icraatları üzerine de sirayet ettirildiği için her ortamda sıkça karşımıza çıkıyor.

Sadece dâhili gafiller değil harici düşmanlar da bunu istismar ettiler. Alman asıllı Ortadoğu uzmanı Kurt Ziemke, 1930 yılında yayımladığı “Die Neu Türkei”(Yeni Türkiye) adlı kitabında Almanya’nın Türkiye’ye yönelik uygulaması gereken politika ve strateji şöyle anlatır: “İngilizler Musul’da hedeflerine ulaşmak için bir yandan Türkiye’deki ayrılıkçı hareketlere destek verirken, bir yandan Kemalist akımın yayılmasını engelleyecek önlemlere başvurmuşlardır. Yapılması gereken Kemalist Cumhuriyetin hem din düşmanı, hem de Kürt düşmanı olduğu temasını ortaya atıp işlemektir.” O zamanın bu stratejilerine uygun olarak "dinsiz Atatürk" propagandası sürekli topluma pompalanmıştır.

Oysa Mustafa Kemal, Peygamberimize son derece saygılı bir insandı. Kendisine sunulan batılı bir oryantalistin, yazdığı bir kitapta Hz. Muhammed’den “Cezbeye tutulmuş sönük bir derviş” diye söz ettiğini okuyunca öfke ile şöyle karşılık verir: “Bu gibi cahil adamlar O’nun yüksek şahsiyetini ve başardığı büyük işleri kavrayamazlar. O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izini de bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonsuza kadar O anılacaktır, yaşayacaktır.” Başka bir ortamda da der ki; "Din, milliyetin bir parçasıdır. Ancak taassubun(bağnazlığın) milletleri ümmet haline düşüreceği unutmamalıdır!”

***

Bu bakış açısı ve inançta ki Atatürk; Milletinin bilinçli ve şuurlu Müslüman olmalarını hedefliyordu. Bir cihan imparatorluğu olarak kural koyan dünya saltanatı birlikte; her kesin Türk Milletine intibak etmesi gereken dönemler sona ereli çok oldu. Milletimiz artık yüzünü son birkaç yüzyılda ilimde, fende, sanayide, ticarette ve siyasette kendisini geçen batıya dönmeli idi. İslam coğrafyasındaki hâkimiyeti de sona erdi. O nedenle de Hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, harf devremi gibi radikal reformlar hayata geçirdi.

Bu hamlelerin önemli bir basamağı da Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesidir. Atatürk, 1923’de Balıkesir Zağanos Paşa Camii Minberindeki ünlü hutbesinde; “Türk, Kur’an’ın arkasından koşuyor, fakat onun ne dediğini anlamıyor. İçinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın.”

***

Cumhuriyetin ilk on beş yılında, Kur’an-ı Kerim’in tercümesi ve tefsirine dair 9 adet yazılı eser ortaya konmuştur. Ancak bunlar beklenene cevap verebilecek özellikte değildi. Bunların çoğu Arapçaya vâkıf olmayan ve yeterli derecede dinî bilgisi bulunmayan kişilerce yapılmıştı. Atatürk, Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesi düşüncesini ilk kez 14 Ağustos 1923’te Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde devletin eğitim politikasını belirleyecek heyete anlattı.

21 Şubat 1925’de Eskişehir mebusu Abdullah Azmi Efendi’nin (Tolun) Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi önerisi Meclis’te kabul edildi. Önerge doğrultusunda Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesi için Diyanet İşleri bütçesine 20 bin lira tahsisat konuldu. Bu karar üzerine Diyanet İşleri Reisliği, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesi işini Mehmed Akif’e, tefsir kısmının yazımını Elmalılı Hamdi Yazır’a tevcih etti. Bunun için Mehmed Akif Ersoy’a 6000 TL, Elmalılı Hamdi Yazır’a da 6000 TL verilecekti. Her ikisine de 1000‘er lira avans verildi. Ancak bazı siyasi saiklerle Mehmed Akif aldığı avansla birlikte üstlendiği işi geri iade edince, Kur’an tefsiri vazifesi de Elmalılı Hamdi’ye kaldı. O da 1926’dan itibaren bu vazifeyi itina ile yerine getirmeye başladı.

Mustafa Kemal, nasıl bir tefsir istediğini yedi maddeyle özetleyerek; Kur’an’ı Kerimin tefsir ve meal açıklamasının bu esaslar ışığında hazırlanması için bir mukavele hazırlattırdı. Bu mukavele çerçevesinde Elmalılı M. Hamdi Yazır;  “Hak Dini Kur’an Dili”  adlı 9 ciltlik tefsirini 1935 yılında tamamlandı. 10 bin takım basıldı, 8 bin takımı kamuoyunun önde gelen isimlerine ve din adamlarına ücretsiz olarak dağıtıldı.

***

İşte bu hassas süreçte Türk Milletinin ihtiyacı olduğu ve Atatürk’ün gönlünden geçirdiği şekilde arı bir Türkçe Kur’an tercümesi ile; hurafelerden, sonradan eklemelerden, zanlardan ve uydurmalardan arındırılmış, hakikate dayalı bilgileri içerecek şekilde anlaşılabilir izahını / mealini hazırlaması açısından Elmalılı Muhammed Hamdi yazdır değerlidir.

O, geçmişinde aldığı eğitim ve yerine getirdiği vazifelerle hem İslam dinine derinlemesine vakıf hem de kendi gayretiyle öğrendiği edebiyat, felsefe ve musiki ile günün şartlarının idrakinde bir ilim adamı idi. Müslümanların toplumsal vicdanını kaybetmesinin büyük felâketlere sebep olacağını; ancak kendi değerlerimizi koruyarak ülkeyi çağdaş ilim ve medeniyet seviyesine ulaştırabileceğimize inanırdı.

İşte bu Elmalılı Hamdi’nin, kemale ermiş derinliğinde harmanlanmış bilgi ve kanaatleri; bizim de kolayca anlayabildiğimiz bugünkü Kur’an tefsirini bir şah eser olarak ortaya koydu. Bu günün ayrıştırma çabalarına karşı doğru bir referans ve isabetli bir örnektir Elmalılı.

Fahrettin BEŞLİ

13 Ocak 2019