Arap Kavmi İslam’ın hamisi mi, mirasçısı mı?

Tarih her bir zaman diliminde faklı coğrafyalara odaklanıyor. Ancak insanoğlunun ortaya çıkışından itibaren en çok odaklanılan coğrafya Ortadoğu oldu. Bize de sonuncusu denk geldi.

İnsanlığın birbiri üzerine medeniyetler kurup yıktığı, üç kıtanın kesişme noktası olan bu coğrafyada Türkiye, İran ve Mısır dışında köklü devlet kalmadı.

Son yüzyılda Arap kabilelerin ve aşiretlerin, diğer kavimlerin unsurları ile ortak çıkar etrafında toplanarak kurdukları devletler; ancak eli sopalı sıkı diktatörlerin otoritesi altında ayakta kalabildi.

Bu köksüz ve güçsüz devletlerin vatanı Ortadoğu coğrafyası da lüzum görüldüğü zamanlarda Global Monarşi tarafından yeniden tanzim edildi.

Mezhep eksenli kutuplaşma ile bölünen Araplar birbirlerine üstün olmak ve diğerini kırmakla meşgul olduklarından bu cenderen çıkamadılar. Bu yetersizlikleri ilene bir avuç Yahudi’nin İsrail Devleti kurmasına mani olabildiler, ne kutsal saydıkları Kudüs’e sahip çıkabildiler.

Büyük güçler “Lider” olarak atadıkları bir idareci vasıtası ile o devleti istedikleri gibi yönettiler. Miadı dolanı katil diktatörler ilan edip, kendi sipariş ettikleri eylemlerinden dolayı suçlayıp ibret için öldürdüler, yerine kendilerine biat etmiş yeni sadık başlar atadılar.

Araplar emperyalist güçlerin tahakkümü altından çıkamayıp, kendi topraklarında hep kiracı durumunda kaldılar.

İslam öncesi dönemde tarihte etkili bir iz bırakamamışlar. En çok ihtiyaçları olduğu dönemde, Allah’ın lütfu olarak kendi içlerinden çıkan bir Peygamber kılavuzluğunda bir süreliğine karanlıktan çıktılar.

Bu şansın dönmesi ile birlikte kaynağı Arap kavmi ve Arap coğrafyası da olsa büyüyüp gelişen İslam Medeniyeti oldu.

Bizler de İslam Medeniyeti ile Arap Kavmini bir tutmak yanılgısını sürdüre geldik.

Ne kadar çok Araplaşırsak o kadar iyi Müslüman olacağız yanılgısını sürdürdük. Kıyafetten kişisel bakıma, günlük yaşantıdan beşeri ilişkilere kadar birçok alanda İslam öğretisinin yerine Arap kültürünü koyduk. Yanıldık ama vaz geçmedik.

Oysa çok değerli bir ırkın mensubu olarak, tüm değerlerimizi muhafaza ederek pekâlâ iyi bir Müslüman olabiliriz. Gök Tanrıcı bir inanç temelinden sonra İslam’la çelişecek neyimiz olabilir ki?

İslam medeniyeti, Kuran’a ve Hazreti Muhammed’e iman etmiş; içinde Arapları da barındıran, her ırktan soydan ve boydan Müslümanın müşterek ürünüdür.

Özünde insanı kayıran İslam; ilimde, fende, sanatta, devlet idaresine, adalette gerçek bir medeniyet yaratmıştır.

Buna en büyük katkıyı sağlayanda Türkler olmuştur. Emeviler ve Abbasiler kadar Müslüman olduktan sonraki tüm Türk Devletleri bu medeniyetin asli bir parçasıdır. İslam’ın yeryüzünde benimsenmesinde hızı kesildiğinde kucaklayıp cihana yayan Türklerdir.

Bana öyle geliyor ki İslam; mülkün sahibi ve mirasçısı olarak Araplar anlaşılıp dar bir alana sıkıştırılmasın diye kavmiyetçi olmadığını haykırmaktadır.

Sadece bizim değil tüm insanların bu yanılgısının temelinde üç sebep var. İslam’ın Arap coğrafyasında ortaya çıkması, Peygamberinin Arap ırkından oluşu ve kutsal kitabı Kur’an’ın Arap Dilinde yazılı olması. Başlangıç olarak indiği yerde kök salıp dallarını cihana uzatabilmesi için en olağan şey bu değil mi?

Dini yaşatıp yüceltemiyorsa, onu hakkı ile himaye edip koruyamıyorsa, sadece bu ilk dönemin vasıfları Arapları İslam dininin sahibi, mirasçısı yapmaya yeter mi?

İslam’ın en kutsal mekânı kıblesi Kâbe, bir Arap Devletinin toprakları içindedir. Ama acaba orası Araplar tarafından mı korunup yönetiliyor? Koca koca gökdelenlerin Kâbe üzerini ve ruhaniyetini gölgelemesi kimin eseri?

Sözü makbul birisi demişti ki bana; “Kâbe’yi her dönemin en güçlü devleti korur. Bir zamanlar Osmanlı korurdu. Şimdi kim güçlü ise o koruyor.” Kim o şimdiki koruyan diye soruma de “İngilizler” cevabı vermişti. Üzerinde uzunca düşünmüştüm.

1979 yılı bu günkü Ortadoğu yangının ilk ateşinin yakıldığı kırılma noktası. İran Devrimi, Sovyetler Birliği’in Afganistan'ı işgali, Usame Bin Ladin'in ortaya çıkışı, Sünni cihat ideolojisinin başlangıcı hep bu yıla denk gelir.

Yine bu yıl çok olağanüstü bir gelişme yaşandı; Kâbe Baskını.

Hicri Takvime göre 1400 yılı Muharrem ayının birinci günü Suudi Arabistanlı ve Mısırlıların yanı sıra Müslüman olmuş Amerikalı ve Kanadalılardan oluşan 40 kişilik bir 'Mehdiciler' grubu Kâbe’yi işgal etti.

Baskın ancak iki hafta sonra, Suudi yönetiminin isteğiyle yardıma gelen Pakistan askerlerinin ardından, GIGN (Fransız özel amaçlı birlikleri), CIA ve Vinell timlerinden destek alınarak durdurulabildi. Gayrimüslimlerin girmesi yasak olan Mekke'ye giriş için askerlere fetva verildi, Mekke'ye varmalarından önce kendilerine Kelime-i Şahadet okutuldu ve Kâbe'nin çevresi sarıldı. Bundan sonra alttaki tünellere su basılıp bu suya elektrik verilerek işgalciler öldürüldü. Sağ yakalananlarda parça parça kesilerek idam edildi.

Şimdi kim koruyor Kâbe’yi?

Bugün her Müslümanın hicap duyduğu gerçek, Ortadoğu’da Müslümanları ezen, katleden, korkutan ve yerlerinden etmeye çalışanlar; başka dinin mensuplarının oyuncağı ve hizmetkârı İslam Medeniyetinin dışında kalmış oluşumlardır.

Hepimiz biliyoruz ki Şiilerin kâbusu Sünni İŞİD de, Sünnilerin katili Haşdi Şabi de Ortadoğu coğrafyasını tarumar etmek için uzaklardaki irade ile kurulmuş, yine aynı merkezler tarafından idare edilen Müslüman imajını bozmaya yönelik vazifeli taşeronlardır.

Eğer Müslüman=Arap yanılgısını sürdürürsek, bu zaman diliminde Ortadoğu coğrafyasında sürüklendikleri uçurumdan aşağı düşecek Araplarla birlikte İslam’ın nurunu da yitirmiş olacağız.

Fahrettin BEŞLİ

2.6.2018