Bizler sanırım 80 kuşağıyız. Akıl baliğ olmaya başladığı, hayatı kavramaya, öğrenmeye ve tepki vermeye başladığımız gençlik dönemimiz 1980’li yıllara denk geliyor.
Tanımaya ve ayırt etmeye başladıkça tercihlerimiz belirginleşmeye bu dönemde yöneldi. Her konuda olduğu gibi müzik terhinde de bu dönemde karşımıza çıkan alternatifler gönül, karakter, fikir ve sosyal çevre filtrelerinden geçerek tasnife tabi tutuldu.
***
80’li yıllara biz Kuleli Askeri Lisesinde öğrenci olarak giriş yaptık. Askeri disiplinle birlikte tam bir beyefendi olabilmenin de ilk aşamalarını bu okulda geçirdik. Her hafta bir klasik müzik konseri, opera, tiyatro, müzikal sahne gösterisine gönderildik. Bu bizim batı müziğini daha fazla tanımamıza vesile oldu. Öyle ki, lisede mecburen gittiğimiz konserlere daha sonra kendi tercihimizle gitmeyi sürdürdük. Kara Harp Okulunda Harbiyeli olarak bulunduğumuz Ankara’daki dört yıl boyunca cumartesi günleri izine çıktığımızda ilk işimiz Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının Konserlerine gitmek olurdu.
Batı müziğine çok da uzak değildik oysa. Yurdumun tek televizyonu TRT’nin tüm program jenerik müzikleri klasik batı müziği idi. Mesela hava durumu programı Antonio Vivaldi’nin “Dört Mevsim” isimli eseriydi. Yeşilçam filmlerinin duygusu, klasik bestelerin yorumlandığı hafif batı müziği ile tamamlanırdı. Ben en çok da bunları severdim. James Last, Fausto Papetti, Franck Pourcel orkestralarının çaldığı parçaları dinlemekten farklı bir keyif alırdım.
Batı müziği yine de sadece tamamlayıcı ve tatlandırıcı bir tür olarak kalırdı. Anadolu’nun dört yanından gelmiş gençlerin öz müzikleri gönüllerde başköşedeki yerini her daim muhafaza ederdi. Müziğe azıcık da olsa kulağı ve eli yatkın olanlar, okuldaki Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği saz ekibinde ve hafif müzik orkestrasında icra edebilirlerdi. Aynı anda her üçünde de olmak benim için büyük şans idi.
***
Dışarda oldukça yaygın bir başka tür müzik daha vardı o zamanlar, arabesk müzik. Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses daha çok kaderine isyan edenlerin, derdini tasasını, mutsuzluğunu ve hatta kadere isyanını kendi tarzlarında yaptıkları bu müzikle ortaya koyuyorlardı. Dinleyenler de kendilerini anlattığını düşündükleri bu müziklere müptela oluyorlar, o müziği dinleyerek hüzünle birlikte rahatlıyorlardı.
Arabesk müzik; kemanların tınıları, güçlü darbuka ritmi, elektrosazın belirginleştirdiği parçanın ana temasını ile solistin dokunaklı yorumunun birbirlerini tamamlayacak şekilde örülerek ortaya çıkardığı tarz ile diğerlerinden farklılaşırdı.
Salonlarda çalan batı müziğinin yerine; çay bahçelerinde, minibüslerde, meyhanede, kahvehanede velhasıl sokakta başka müzik çalardı. Geçmişteki sarayda musiki terennüm edilirken, sokakta türkülerin söylendiği gibi.
Hayat meşgalesinin, güçlüklerin, hasretlerin, gurbetin, hayal kırıklıklarının, kültür çatışmalarının insan ruhunda kendine yer bulup acısını haykırdığı; yaşanan sosyal hayatın hâkim rengiydi arabesk müzik.
***
Geçen yıl hafızalara yerleşen; Kore Savaşına katılan bir Türk askerinin, öksüz kalan Koreli bir kızı sahip çıkmasını anlatan “Ayla” filminin yapımcısı Mustafa Uslu’dan, aynı kıratta ve hissiyatta bir film daha vizyona girdi sinemalarda; Müslüm Baba.
Ben dâhil birçoğumuzun “ne anlıyorlar bu adamın ıstıraplı şarkılarından” diyerek dudak büktüğümüz, başka büyük bir kitlenin de “Baba” diye hitap edip içinden taşan duygularla kendisini jiletlediği, arabesk müziğin sembol ismi Müslüm Gürses’in biyografi filmi kısa sürede gişe rekorları kırdı. Müslüm hayranı olup hayatını ve bütün eserlerini ezbere bilenler kadar, geçmişte kendisine de müziğine de uzak duranlar sinema salonlarını dolduruyor.
***
Senaryosu, kurgusu, görselliği, oyuncuları ile dört dörtlük bir film olmuş. Müslüm'ün eşi Muhterem Nur'u, Zerrin Tekindor, ilk hocası Limoncu Ali’yi Erkan Can çok iyi oynamışlar. Çocukluğuna can veren Şahin Kendirci de Müslüm Gürses gibi bir müzik yarışmasında adını duyurmuş oluşu da hoş bir detay.
En güzel işi Müslüm Gürses’i filmde canlandıran Timuçin Esen çıkarmış. Bu da başlı başına bir gayret ve başarı öyküsü. Timuçin Esen’i bu film için önce Burhan Bayar çalıştırmış, ama sonuç arzu edildiği gibi olmamış. Bu defa Hollywood’un birçok yıldızına oyuncu koçluğu yapan Greta Seecat’ın kapısı çalınmış. G. Seecat, iki ay sadece Müslüm Gürses’i çalışmış. Ardından Timuçin Esen’le bir aylık çalışmanın sonunda Müslüm Baba rolünü ortaya çıkarmış.
Filmin Gülhane Konseri bölümünde, sinemadaki herkesten daha fazla heyecanlandım. Çünkü o anda ben de oradaydım. Piyade Okulunda öğrenci olduğumuz için İstanbul’da bulunduğumuzdan; Gülhane Şenlikleri organizasyonunu yapan dayımın sık sık yanına giderdim. O gün de akşam ziyaretine gittim. Sahnenin arasında müstakil bir idari bina vardı. Muhtemelen bir odada Müslüm Gürses’in eşi Muhterem Nur ile menajeri otururken, bitişinde de ben oturup sahnede yükselen tansiyonu ve ortalığın karışmasını seyrediyordum. Seyirci profili, çıkan sesler, dalgalanan kalabalık konserin başından itibaren endişe uyandırıyordu zaten. Seyirciler nasıl tepki vereceklerini şaşırmış olsa gerek sahneye taş yağdırdılar. Filmdeki o sahne de görüldüğü gibi sahne üzerinde tetikte bekleyen dayım ve diğer görevliler ilk müdahale ile Müslüm’ü kollayıp kulise götürdüler. Dayımın hatırladığına göre bıçaklama olmamış, sadece isabet eden taşlarla sahnede bulunan herkesin canı yanmış. Dayımı göremeden geri döndüğüm o gecenin, yıllar sonra yeninden kaşıma çıkacağını bilemedim.
***
Müslüm Gürses; Hafız Burhan, Neşet Ertaş, Âşık Veysel, Müslüm Gürses, Orhan Gencebay, bizim Menteşeli Cengiz gibi başkalarını taklit etmeden, kendi duygusu ve kendi tarzı ile müziğe ruh verdiğinden karşılık buldu. Taklit edilen ve unutulmaz oldu.
16 milyon TL’ye mal olan bu kaliteli filmde gerçek hayat öyküsünü izlediğim Müslüm Baba’nın bilmediğim birçok yönünü gördüm. Fark ettim ki Müslüm Gürses, sadece iyi bir şarkıcı değil, kendisine kötülük yapanlara bile iyilikle karşılık veren derviş gibi biriymiş. Babası yüzünden baba olmaktan korkan Müslüm, milyonların babası olmuş.
Bazı insanlar için adamın hayatı film gibi deriz ya hani, Müslüm Baba filmi hayatın ta kendisi olmuş. Filmin güzelliği, dokunaklılığı, tadı bir yaşam bütünlüğü içindeki gerçekliği kadar bizim milletimizin sosyal yaralarına çok acıtmadan dokunuşları etkileyici olmuş.
Film bitince duygulandırmakla kalmadı düşündürdü de. Ön yargıların ve kırılamayan kalıpların lüzumsuzluğunu hatırlattı. Müslüm ölmeden önce alışılmış kalıbını kırarak müziğinde bir adım bize yaklaşmıştı aslında. Buna karşılık olarak biz O’na bir adım yaklaşmak için bu filmi beklemişiz. Şimdi semtine sokulmadığım Müslüm Gürses’i dinliyorum gizli gizli. Gizli çünkü hala korumak istediğim entelektüel profilim üzerine bir gölge düşmesinden endişe ederim.
Fahrettin BEŞLİ
18 Kasım 2018