1500lü yıllarda insanlık; din merkezli çatışmalar döneminden, mezhep temelli kutuplaşmalar safhasına geçiş yaptı. Hem Avrupa’da Hristiyan dünyasında, hem de Osmanlı coğrafyasında İslam dünyasında eş zamanlı başlayan mezhepsel ayrışmalar ve sonrasındaki çatışmalar, bu güne kadar sürdü geldi.
O dönemin Sünni İran’ını, Alevi–Şii’ye (Safevi Devleti); Anadolu Aleviliğinin hâkimiyetindeki Osmanlı’yı, Sünni’ye çeviren güç, hiç durmadan çalışmaya devam etti.
***
Bu gün yeryüzünün güç odakları, her üç semavi dinin ikişer kutbunun oluşturduğu, altı şualı İbrani yıldızı gibi şekil aldı:
Hristiyan dünyası; Vatikan merkezli Katoliklerle, ABD – Avrupa ittifakı (buna Fener Rum Patrikhanesi de eklenebilir) bir tarafta; Rusya’nın baş olmaya çalıştığı Ortodoks kiliseleri diğer tarafta,
Tek Yahudi devleti İsrail ile iş birliği ve ittifak yaptığı Amerika’daki Protestanlardan oluşan Evanjelikler bir tarafta; İsrail’i ve Siyonizm’i kabul etmeyen Yahudi diasporası diğer tarafta,
Kutsal toprakları elinde bulundurduğu için Sünni Müslümanların kıblesi gibi görünmeye çalışan Suudi Arabistan bir tarafta; Şii Müslümanların liderliğini üstlenmiş İran diğer tarafta.
***
2000 yılına gelindiğinde küreselleşme ve emperyalizm tıkandı. Büyük devletler çözülme ve dağılma sürecine doğru sürüklenmeye başladılar.
ABD bir savaş refahı devletidir. Savaş olmazsa para olmaz, para olmazsa kendisi de olmaz. Kıta yerlileri Kızılderilileri kıyımla başlayan iki buçuk asırlık tarihi serüveninde Amerika mevcudiyetini; zafer yüzü görememiş savaşlar silsilesine borçludur.
O nedenle tıkanan küreselleşmenin devamına ihtiyaç duyan Amerika; bu engeli aşmak üzere harekete geçebilmesi için bir mağduriyet gerekiyordu. Bu mağduriyet, 11 Eylül saldırıları ile sağlandı ve terör silahı ile yeniden savaş senaryoları devreye sokuldu.
***
Küresel ekonomik politikalar durup iflas ettiğinde ve küresel ekonomi birçok yerde tıkandığında; çıkış yolunu savaşta gören Amerika’dan başka ekonomik merkezler de var.
Global tekel durumundaki 25 – 30 tane uluslararası büyük sermaye şirketleri, genellikle savaş ekonomisi ile krizi aşabileceklerini öngörürler. Bu nedenle de dünya ekonomisindeki hâkimiyetlerini korumak için; çöken ekonomik politikalara devam edebilmeyi sağlayacak şekilde savaşa zorlamak üzere terörist hareketleri dışardan para ile destekliyorlar.
Bir başka başvurulan yöntem de, ganimet ve tazminat mekanizmalarını devreye sokarak ekonomik gücü ele geçirme operasyonlarıdır. Örneğin Saddam’ın ve Kaddafi’nin altınları ganimet olarak üleşildi.
Arap ülkelerinin petrolden gelen paraları; batı bankalarında çok fazla biriktiğini gören güçlüler, savaş çıkartarak o paraya el koyma oyunu başlatırlar. Kuveyt’in Avrupa bankalarındaki hesapları şişince, kendi adamları olan Saddam’ı durduk yerde Kuveyt’e saldırttılar. Kendileri müdahale edip sözde kurtardılar. Bu savaştan doğan zararlarının karşılığı olarak da hesaptaki paralara el koydular.
***
Hem Amerika’nın, hem küresel güçlerin bu tıkanıkları aşması için geçmişte hazırlanmış olan Büyük İsrail Projesi (BİP); Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında devreye sokuldu.
Bu projenin ruhani boyutu da, Evanjelistlerin ve İsrail’in yüzlerce yıldır Tevrat’ı kaynak göstererek anlattıkları bir efsane olan ARMAGEDDON Savaşına dayandırıldı. Bu inanışa göre; Suriye’de (Şam’da “Megido” denilen bir yerde) yecüc mecüclerle çatışma yaşanacak. Bu savaş sonunda şeytanın elçisi deccal ortaya çıkarak ve arkasına yüz binleri takacak. Buna karşılık olarak da İsa Mesih gökten kılıcı ile inecek, Hıristiyan ordusunu arkasına alacak. Deccal ve İsa arasında bir büyük son savaş olarak Armagedon savaşı kopacak. O savaştan sonra bin yıl, insanlık barış içinde yaşayacak.”
Bir dipnot daha: bir görüşe göre, İncil’deki bir dua der ki “Armagedon savaşının çıkması için koşullardan biri Hıristiyan inancında kayıp olan 13. kabilenin bulunması, Hıristiyanlığın bütün insanlara yaygın bir şekilde tebliğ edilmesi, tebliğin neticesinde İsrail devleti tarafından savaşın başlatılmasıdır.” Bir kesim bu 13. kabilenin Kürtler olduğuna inanıyor. Sözde “Büyük Kürdistan” efsanesi buradan beslenerek hayata geçirilmeye çalışıyor.
Bu savaşın olabilmesi için iki taraf gerekiyor. Burada bir taraf İsrail, diğer tarafta da İsrail’in hedef bölgesinde yayılmasına mani gibi görünen İran bu rolleri üstleniyorlar.
***
Papa 16'ıncı Benedikt marifeti ile Vatikan, Suriye’de çıkarılacak savaşı bir süreliğine önlemişken; ABD’de John F. Kerry’nin göreve gelmesi ile güç Evanjeliklerin, kontrol de İsrail’in eline geçince Suriye savaşının önü yeniden açılmıştı.
İsrail’in Ortadoğu’yu parçalamak üzere Envajelikleri kendi yanına çekmesine karşılık; Vatikan da denge yakalamak üzere İran’la bir ittifak yaparak söz konusu İsrail’in önünü kesmeye çalışıyor. Vatikan ve İran ittifakı ters gibi gelebilir. Ancak bir bilgi bu tespiti destekliyor. Suriye’deki 1.1 milyon Hristiyan grupların başındaki, laikliği benimsemiş Türkiye’ye yakın baasçı Başpiskopos; İran’ın talep etmesi üzerine Vatikan tarafından görevden alındı.
Bu hamleye karşı İsrail ise Amerika üzerinden Suudi Arabistan finans desteği ve Türkiye eli ile Sünnileri örgütleyerek İran’a karşı pozisyon aldırıyor.
***
Bunu gidişatı desteklemek üzere ülkemizde Alevi -Sünni tartışmaları, sık sık kışkırtılıp gündeme getirilerek çatışmaya dönüştürülmeye çalışılıyor. Hatta Türkiye’de Sünni iktidara karşı, Alevi muhalefet algısı körükleniyor sürekli. Dini konularda hassasiyeti olan bir kesimin iktidara getirilmesi de bu stratejinin bir parçasıdır.
Öbür taraftan da filmin başından itibaren, AB üyeliği süreci ile birlikte demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi masum ödevlerin arasına, kültürel haklar başlığı altında “alt kimlik-üst kimlik” ayırımı sıkıştırılıp meseleye dönüştürülerek sürekli kaşınıyor. Bunu yapmalarındaki nihai maksat da Türkiye’yi alt kimliklerle, cemaatlere, eyaletlere bölmek suretiyle çözmek ve bölgesel bir yeni yapılanmaya gitmektir.
***
Güç merkezlerinin ve üst planlayıcıların fikriyatı şudur: “Bu coğrafya dünyanın merkezidir. O nedenle Türkiye, Suriye, Irak ve İran kendi başlarına bırakılmayacak kadar önemli devletlerdir. Kendi kaderlerine bırakılamayacağından burada her zaman bir problem olmalıdır. Bu dört devlet bir problemle uğraştığı sürece İsrail güvendedir. Bunu temin için dördünü de meşgul edecek en uygun problem Kürt sorunudur.”
Türkiye bir taraftan bölge ülkesi olmakla gelişmelerin tehdidi altında; diğer taraftan da NATO üyesi olmakla Amerika İsrail çizgisindeki batı ittifakının bir parçası olarak aktif oyuncu durumunda. Bu da onu müttefiklerince Sünni tarafta, İran merkezli Şii tarafa karşı bir uygulamaya zorluyor. Irak savaşında buna direnip savaşa girmedi. Ama Suriye’de bu basınç çok artıyor.
***
Eğer Türkiye, Suriye savaşına girerse, hem Şii-Sünni çatışmasının ortasına düşeceğinden, kendi içinde Alevi-Sünni çatışmasının; hem de zaten bu maksatla kurgulanan, topraklarının bölünmesinin ve sözde bağımsız Kürt Devletinin kurulmasının önünü açacaktır.
Ortadoğu’da bir büyük güç bulunmadığından, oluşan otorite boşluğu alanında herkes kendi otoritelerini tesis etmeye çalıştığı için bu projelerin hayata geçirilmesi kolaylaşmaktadır. Bu topraklarda Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi büyük devletler varken dünyanın jeopolitik merkezinde barış oluyordu.
***
Türkiye, ya bu oyunlara gelip, bölünüp parçalanarak tamamen büyüklerin güdümüne girecek; ya da büyüyüp güçlenerek hem kendisini, hem de tüm bölgeyi terör ve savaş belasından kurtaracak. Bu tek başına olmaz.
Türkiye, Azerbaycan, İran, Irak ve Suriye bir araya gelmeli. Politika ve güç birliği yaparak NATO benzeri bir savunma sistemi (Merkezi Devletler Birliği) ile bölgedeki otorite boşluğu ortadan kaldırılmalı. Böyle bir yapılanma emperyal güçlerin de bölgeye dışardan müdahale etmesine de mani olur.
Buna Gürcistan ve Ermenistan da dâhil edilerek bölge içinde bir gedik bırakılmadan tüm saha kontrol altında tutulmalı. Çünkü Ortadoğu’dan sonra sıra Kafkaslarda.
Tarihi 10 yıllık, 100 yıllık ve 1000 yıllık bütünler içinde kavrayamadığımız sürece tarihin oyun kurucusu olamayız.
Fahrettin BEŞLİ
28.10.2018