Siyaset Olmayıverse…
Modern anlamda devletin olmadığı geçmiş dönem toplumlarında egemenlik kralın, hükümdarın ya da dini liderindi. Mutlakıyetten meşrutiyete ve cumhuriyete doğru gelişen siyasi sistemlerde devlet gücünü anayasa dediğimiz toplumsal sözleşmeye dayandırdı. Hukukun üstünlüğünü, bağımsız yargının denetimini benimseyip meclis iradesini halkın iradesiyle bütünleştirdi.
Siyaset bilimciler tarafından genel kabul görmüş Eflatun'a ve Aristo’ya dayandırılan siyasi sistem şöyle sınıflandırılmış:
Patriarşi: Küçük toplumlardaki daha çok aileler içinde uygulandığı varsayılan, yöneten pozisyonunda erkek ve en yaşlı olan kişinin bulunduğu ilk siyasi sistemdir.
Monarşi: Ailelerin birleşmesiyle büyüyen toplumlarda, bir ailenin yönetimde bulunduğu, ortak iyiliği amaçlayan “tek”in yönetimidir.
Aristokrasi: Birden fazla ailenin yönetimde bulunduğu ortak iyiliği amaçlayan “azınlık”ın yönetimidir.
Timokrasi: Bilgelikten çok şan ve şöhrete önem vermesinden dolayı bozulmuş sistemdir.
Oligarşi: Erdem ve bilgelikten yoksun yöneticilerin, zenginlik ihtirasına bürünmesi neticesi ortaya çıkan, zenginlerin çıkarını amaçlayan azınlık yönetimidir.
Demokrasi: Oligarşide ortaya çıkan düzensizlikle meydana gelen çatışma sonucu yoksulun zengini yenmesi ile oluşan sistemdir. Yoksulların çıkarlarını amaçlayan çoğunluğun yönetimidir.
Tiranlık: Halkın tamamının siyasete karışmasının toplumu bozması ile toplum sistemine teslim olması ve köleleşmesi; “tek”in çıkarını amaçlayan “tek”in yönetimidir.
Bu tanımlardaki birçok ifadeye kulağımız aşina. Yalnızca bu tanımlardaki yoksul ve zengin ifadelerine, bu günkü karşılıklarından daha farklı bir anlam yüklenmiştir.
Aristo ve Eflatun tarafından "ayak takımının yönetimi" olmakla eleştirilmiş de olsa zaman içinde devlet sisteminde diğer yönetim şekillerinin yerini alan demokrasi; sosyal eşitsizliği yok etmeye çabalayan, azınlık haklarını güvenceye alan, çoğunluğun yönetimi olarak kabul görmüştür.
Tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimi olan demokrasinin taşıyıcı unsuru ise siyaset mekanizmasıdır.
1870'lerde Avrupa şehirlerindeki üniversitelerde açılan kürsülerde ilk defa bilimsel olarak ele alınan siyaset veya politika, devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış olarak belli bir toplumda çatışma halinde olan çıkarların uzlaştırılması faaliyetidir.
Demokratik ülkelerde siyasi partiler temsil işlevi için kullanılan, bireylerin aktif siyaset yapacakları alandır. Bu haliyle de sadece birer araçtır.
Siyaset ve siyasi partilerle birlikte onların temsil ettikleri görüşün ifadesi olarak ideoloji terimi karşımıza çıkıyor.
İdeoloji siyasal ya da toplumsal bir öğreti oluşturan bir hükümetin, bir partinin, bir toplumsal sınıfın davranışlarına yön veren politik, hukuksal, bilimsel, felsefi, dinsel, moral, estetik düşünceler bütünüdür. En basit tabirle düzenlenmiş, yapılanmış bir fikirler bütünüdür. Bu fikirler bütünü de siyasetin temeli olan siyasi ideolojileri oluşturmuştur.
Başlangıçtan itibaren güzel güzel anlatılan katılımcı demokrasi sistemi gelip bu ideolojilerde tıkanıp kalıyor. Biri milliyetçiliği, diğeri devrimciliği, öteki de muhafazakârlığı, yetmediği yerde dinciliği kendine bir ideoloji olarak kabul ve ilan etmişler. Partilerin isimleri ve yöneticileri değişse de taraftarları değişmediğinden ideolojiler varlıklarını hep sürdürmüşler.
Öyle ki benimsedikleri ve savundukları ideolojileri sahiplenmiş partilerin yöneticilerinden ve icraatlarından memnun olmasalar dahi seçim zamanında gidip oyunu o partiye vermekten tereddüt etmezler. Partilere sadakat bu ideolojilere olan sadakatten kaynaklanmaktadır.
İşte bu esnemeyen sadakat, diğer ideolojileri benimsemiş olanlara anlayışla ve hoşgörü ile yaklaşmaya engel teşkil ediyor. Vatanın ve milletin selamete çıkması için en kestirme ve en doğru olan kendi seçtikleri yoldur. Diğer yollardan gidenler yanılgı içindedirler, gaflet içindedirler, dalalet ve hatta hıyanet içindedirler.
1980 öncesi sağ – sol çatışmalarının temelini de bu oluşturmamış mıdır? Her bir taraf kendi ideolojisinin hâkim olması için mücadele etmek, buna tabi olmayanları etkisizleştirmek yok etmek üzerine harekete geçmiş, duracakları yerleri belirleyememiş birbirlerini katledecek noktalara geldiklerini dahi fark etmemişleridir. Bir zaman sonra yaşananların her biri kan davasına intikam gerekçesine dönüşmüştür.
Bugüne kadar el değiştiren iktidarlarla birlikte sıra ile hâkim olan ideolojiler hep bir öncekinin rövanşı olacak şekilde politikalar ve uygulamalar geliştirmişleridir.
Liderlerin kendi taraftarlarının etki alanlarından çıkmamalarını sağlamak üzere “bunlar” diye tanımladığı diğerlerini eleştirinin ötesinde kötülemeleri de bugün taraflar arasındaki mesafeleri artırmış, bölünmelere keskin kutuplaşmalara yol açmıştır.
Dün kendisinin ötelendiğini hatırlayanlar biraz güç elde edip de dengeler değişince kendisini öteleyenleri kötülemeye ötelemeye başlıyor. Öteki ideolojiye, yöneticilerine, taraftarlarına ve hatta potansiyel taraftarlarına olan eleştiri ve kötülemeler sınır tanımıyor; kendisi kadar şiddetle kötülemeyenleri de aynı şiddette sirayet ediyor.
Bu kontrol edilemez hale gelirse ötelemeler karşılıklı birbirlerini itelemelere varır ki onun sonunun da nereye varacağını kestirmek çok zordur. Burada en büyük görev ideolojileri temsil eden siyasi partilerin liderlerine düşüyor. Çünkü onların tutumları bu tepkilerin yönünü ve şiddetini belirliyor.
Peki, siyaset olmayıverse ne olur? Bu millet kendi kendini yönetmenin bir çaresini bulamaz mı? O zaman da karşımıza anarşi tehlikesi çıkıyor.
Hükümetin olmaması durumu manasındaki “anarşizm”e göre “devlet ve devletin kurumları toplumu sömürmek için güç odakları tarafından yaratılmış bir araçtır; insan özgürlüğünü kısıtlayan tüm otoritelerin ortadan kaldırılması ve barış, uyum ve işbirliği ilkelerine dayanan yeni bir toplumsal düzen yaratılmalıdır”
Bu durumda geriye bir tek siyaseti herkesin bir ilim olarak öğrenmesi şıkkı kalıyor.
Fahrettin BEŞLİ
15 Mart 2015