STK’LARIN SİYASETLE AKRABA EVLİLİĞİ
(Sivil Toplum Kuruluşu Siyaset İlişkileri)
Sivil Toplum Kuruluşları, devletten ayrı ve bağımsız yapıları ile gönüllülük esasına göre hareket ederler ve toplum menfaatleri doğrultusunda çalışırlar. Baskı grubu oluşturarak siyasi kararlar üzerinde etki yapmak olanağını bulamamış bireylere bu olanağı verirler.
Demokratik sistemlerde halkın yönetime katılımını üst seviyeye çıkarmak ihtiyacını karşılayan STK’lar halk ile devlet arasında köprü vazifesi görürler. Devlet yönetiminde iktidarı elinde bulunduranların halkın istek ve tercihlerine kulak vermesini, bu yöndeki beklentilere uygun kararlar alınmasını sağlamaya çalışırlar.
Bu anlamda bireyler yalnızca seçimlerde oy veren seçmen kimliğinden aktif bir vatandaş kimliğine kavuşurlar.
STK’lar, ülkedeki siyasal sistemler ve toplum yapısına göre değişen anlam, içerik ve boyutlara haizdir. Genel bir değerlendirme yapabilmemizi sağlayacak şekilde; demokrasinin öncü isimlerinden Larry Diamond sivil toplumu; “örgütlü sosyal yaşamın gönüllü, kendi kendini üreten, kendi kendini destekleyen, devletten özerk olup bir yasal düzen ya da ortak kurallara bağlı olan alanı” olarak tanımlar.
Demokrasi ve STK’lar karşılıklı olarak birbirlerinin göstergesi durumundadırlar. Ülkede demokrasi gelişmişse örgütlenme özgürlüğü de gelişmiş ve STK’lar yaygınlaşmış; STK’lar gelişmiş ve ülke demokrasisi için ağırlığını koymuşsa, demokrasi de yere sağlam basıyor demektir.
Sivil toplum kavramı ilk kez Antik Yunan’da Aristo tarafından kullanılmış. Aristo bu kavramla; polis (devlet) sınırları içinde yaşayan insan toplulukları ve onların iyilik hallerini, özgür ve aralarında eşit ilişkilerin söz konusu olduğu insanların bir arada yaşamalarını ifade etmek istemiş.
Ülkemizde ise STK’lar, tam bağımsızlık ülküsü etrafında birleşerek Yeni Türkiye’nin temelini oluşturan Milli Cemiyetlerle belirginleşmişler. Tek partili dönem sonrası daha fazla yaygınlaşan STK’lar; 1982 anayasasının kısıtlamaları ile yeniden küçülüp kabuklarına çekilmişti. Türkiye’nin AB’ye aday ülke olması ile birlikte uyum çalışmaları çerçevesinde yapılan düzenlemelerle sivil toplum yapısının daha fazla gelişmesinin önü açıldı.
Siyasî partiler ise sivil toplumla siyasî toplumun kesiştiği yerde yetişen STK’lardır. Siyasi partileri diğer STK’lardan ayıran en büyük özellikleri nihai hedeflerinin hükûmeti ele geçirme yarışında başarılı olma çabalarıdır.
“Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış” olarak ifade edilen siyaset ise memleket meseleleri ile alakadar olmaktır. Fiiliyatta dönüştürmediği sürece yaşadığı ülkenin kaderi ile ilgili gidişatı takip etmek, bilgi toplamak ve fikir üretmek sureti ile siyaset yapmak herkesin hakkı, hatta vazifesidir.
Örneğin devletin sağlık politikası ve uygulamaları ile ilgili Tabip Odasının, ekonomik yasal düzenlemelerle ilgili SİAD’ların, çalışma hayatı ile ilgili sendikaların, siyasal sistem, iç güvenlik, açalım/çözüm süreci gibi toplumun tamamını ilgilendiren konularda tüm sivil toplum örgütlerinin görüş belirtmesi, itiraz etmesi, yasal sınırlar içinde tepki göstermesi varlık nedenleri ve görevleri olmasının yanında genel manası içinde siyaset yapmaktır.
Sorun kişilerin ya da STK’ların siyaset yapmasından değil, siyasette sürekli olarak bir taraf olmasından ve siyasi partilerle ilişkilerini doğru belirleyip yönetememelerinden kaynaklanmaktadır.
Ülkemizde STK ve partiler birbirlerinden istifade yöntemini bilmediklerinden ya da doğru uygulamadıklarından doğan sivil toplum siyaset ilişkisinin çarpıklığında her iki tarafında payı büyüktür.
Siyaset kurumu, hele iktidarı elinde tutanlar yönettikleri gücü adaletle kullanmayarak STK’ları partilerinin yan kuruluşu gibi görme ve arka bahçeleri haline getirme eğilimindedir. STK’ların bağımsız ve özgün olma ihtiyaçlarını görmezden gelerek oy deposuna dönüştürmeye çalışır. Bunun örneklerini sendikalarda, ticaret odalarında, işadamı derneklerinde son zamanlarda sıradan hemşeri derneklerinde dahi görmek mümkündür.
Devletin imkânlarından kendine yakın STK’ları istifade ettirip diğerlerini mahrum bırakarak güçlü / zayıf dernek farklılığını belirginleştirdikçe, güçlü olmaya doğru eğilim artmakta, iktidardaki siyasi partiye yakın olmak bir ihtiyaç gibi kabul görmeye başlamaktadır.
İktidardaki siyasi parti; yanında olmasını istediği STK’yı önce cazibesi ile yanına çekmeye çalışmakta, başarılı olamazsa yönetimini kendisi belirlemeye kalkışmaktadır. Bunda da muvaffak olmazsa bu defa o derneğin kendi himayesinde yeni bir muadilini kurup diğerinin içini boşaltarak sönmesini sağlamaktadır.
Tüm sivil toplum örgütleri tarafından desteklendiği görüntüsü; oy verenlerde öğrenilmiş çaresizlik yaratmakta, seçmenler de dâhil olmak üzere siyasi tüm argümanları güçlü olanın etrafında toplanmaya teşvik etmektedir.
Sivil örgütlenmeler ise genellikle siyasal gücü temsil edenlerle mesafeli bir diyalog ilişkisi inşa etmeyi başaramamışlar, yanlış uygulamalara karşı çıkan, doğruları hayata geçirmek için sorumluluk üstlenen bir sivil irade geliştirememişlerdir.
Siyasal iktidarla ilişkilerini belirlerken STK’lar sadece muhalefet görevini üstlenmemelidir. Bu ihtiyaca cevap verecek başka siyasi partiler zaten var. Bu durumda sadece muhalefet eden STK’ya karşı iktidar kör ve sağır olur. Doğru tespitlerini de haklı taleplerini de duymaz, görmez. Doğru bulduklarını tasvip ve desteklemek sureti ile iktidarı daha fazla doğru yapmak üzere teşvik etmelidir. Unutulmamalıdır ki STK’ların misyonu siyasal iktidarı ele geçirmek değil; kendi üyelerinin çıkarlarını savunmak üzere iktidarın alacağı ya da almak üzere olduğu kararları etkilemeye çalışmaktır.
STK’lar hiçbir partinin himayesine girmeden ve aşırıya kaçmadan içlerinde siyasette olmak isteyenleri yönlendirmeli, ancak birilerinin de siyasi ikbal elde etmek için kullanılan araca dönüşmemelidir.
İş adamı dernekleri, akademik odalar, meslek örgütleri, sendikalar, gibi STK’ların geçmiş birikim ve tecrübeleri hesaba katıldığında bir uzmanlıktan söz edilip aktif siyasette yer alma talepleri makul karşılanabilir. Bu halleri ile dâhil oldukları siyasi partiye yeni bir güç ve değer de katarlar.
Bu STK’ların yanında büyük kentlerde birbirleriyle iletişim kurma, kaynaşma, gelenek -göreneklerini yaşatma, yardımlaşma ve dayanışma amacı ile kurulmuş çoğunlukla köy – kasaba derneklerinin oluşturduğu hemşeri dernekleri vardır ki burada durum biraz farklılık arz eder.
Ekseriyetle seçime yakın dönemlerde bu derneklerde hararet artmaya başlar, meseleler bazılarında kaynama noktasını aşar ve kabından taşar.
Bu derneklerden ve yönetimlerinden beklenen; üye sayılıları ve profilleriyle, ortaya koydukları sosyal ve kültürel çalışmalarla, yararlı projelerle, toplumsal gelişmeler karşısındaki duruş ve tutumlarıyla kamuoyunda bir güç elde etmeleridir. Ortaya çıkan bu güç ile de hem kendi tabanlarını kontrol edebilmeleri, hem de hedef kitlelerinde itibar ve itimat tesis etmeleridir. Bunu sağladıktan sonra siyasi açıdan değer taşıyan bireylerini; tüm siyasi partiler arasında makul ölçülerle dengeli bir dağılımla aktif siyasete kazandırırlar.
Bu açıdan başarılı bulundukları ölçüde değerli ve güçlü kabul edilip o oranda da siyasi partilerden karşılık bulurlar.
Ortaya bir ürün koymadan, böyle bir başarıyı elde etmeden; iş yapmayı sadece davetten davete koşarak protokol arasında görünmeye çalışmak, sürekli birilerini ziyaret etmek ve bir mana yahut değer ifade etmeyen bol bol fotoğraf çektirip servis etmek olarak görenlerin; kişisel ihtirasları ile yaptıkları siyasi girişimlerin karşılık bulmaması ve heveslerinin hüsranla sonuçlanması kaçınılmazdır.
Hele bir de bulundukları STK’lardaki aktif görevlerinden ayrılmadan, kişisel ikbal peşinden koşarak kendileri siyasi arenaya çıkmayı hayal edenlerin başarısızlıkları; sadece kendilerinin de değil, bulundukları STK’nın ve temsil ettikleri camianın da itibarını gölgeleyecektir.
Kendisi lokomotif olup peşindeki siyasi partileri vagona dönüştüren STK’lar muvaffak olurken; lokomotif kabul ettikleri siyasi partinin en son vagonunun arkasına tutunmaya çalışanlar bu hızla koşmayı beceremeyeceklerinden düşüp yerlerde yuvarlanacakladır.
Sonuç olarak sivil toplum kuruluşları ile siyasi partiler birinci dereceden akrabadırlar. O nedenle de birbirlerine nikâh düşmez. Zorlama ile yapılan akraba evliliklerinden de genellikle engelli çocuklar dünyaya gelir.
Fahrettin BEŞLİ
15 Şubat 2015