ATATÜRK VE İSLAM – 1

“Atam Atam kalksana, lambaları yaksana…”

Ölümünün üzerinden geçen 76 yıllık uğraşıya rağmen gömemedikleri Mustafa Kemal Atatürk’ü 10 Kasımlarda saat 9 u 5 geçe 3 dakikalığına saygı ile anıyoruz.

Hatıraları ile birlikte bize miras bıraktığı; tılsımı azaltılmış sihirli değneğin sadece çıplak sopası elimizde “devrimlerinin yılmaz bekçisiyiz(!)” sloganları atarak görevimizi de yerine getirmiş oluyoruz.

Her şey bu “devrim” dedikleri; misali değişimde düğümleniyor. O sebepten ötürü de O’nun sadık taraftarları bu devrimlere sıkı sıkı sarılıp ayakta tutmaya çalışıyor. Muhalifleri de yeni devrimlerle eski devrimleri devirerek ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Devrimler, evrimlere yön veren başlangıcıdır ve her ikisi de birbirlerini tamamlayan bütünlük içeriler. Devrim, dönüşümün sadece kırılma noktasıdır. Evrim ise daha dinamik ve hiç durmayan dönüşüm sürecidir. Devrim sadece temel atmaktır. Evrim ise bu temelin üzerine binanın inşa edilmesidir. Devrim bir ateşi yakmak ise evrim bu ateşi yakıtla besleyerek yanık tutmayı sürdürmektir.

Bugün fark ediyoruz ki; Atatürk öldükten sonra yaptıkları devrim olarak kalmış. Evrim safhasına geçip arzu edilen değişim sürdürülememiş. Atatürk devrimlerinin o ilk ateşi “aman kimse söndürmeye kalkmasın” diye korunmaya çalışılmış, fakat üzerine odun atılarak yanmasının devamı sağlanmamış.

Kendi tabii yakıt ömrü kadar yanmasından dolayı ona en fazla ihtiyaç duyduğumuz zaman ateş sönmeye başladı.

Muhafazakârlık dediğimizde akla hemen İslam temelli, modernliğe direnç gösteren dini inanç muhafazakârlığı akla geliyor. Oysa mastarı muhafaza etmekten gelen bu tanımlamanın bir başa türü de Atatürk devrimlerinin muhafazakârlarıdır ki en az diğerleri kadar savundukları davaya bu kesim zarar vermiştir.

Devrim noktasında takılı kalmanın en büyük olumsuz sonucu, önder beklentisinin sürdürülmesidir. O insanlara göre her tıkanıklığın çaresi; gökten inen bir önderin olayları çözüvermesi ve her şeyi değiştirmesidir.

Devrim kırılma, evrim değişim ise en büyük ve en köklü değişim bu evrimin çekirdeğinde olmalıdır. Merkez dönmelidir ki etraf dönsün. Anlaşılan o ki geleceğe dönük birçok şey sadece Atatürk’ün yaşarken devrimlerine verdiği ilk hareketle kalmış. Küçük bir azınlık dışında, yakın çalışma arkadaşları dahi bu harekete dâhil olup değişime de önce kendinden başlamamış.

Kol kola milli mücadeleyi başarmışlar, düşmandan vatan topraklarının büyük bölümünü arındırmışlar. Ancak bu büyük mücadelenin sonunda vatanı Türkiye, rejimi Cumhuriyet olarak tanımlamış olsalar da geleceğe dönük tedbiri hakkı ile alamamışlar.

Daha o yıllardaki; kimi demokrat, kimi saltanat kimi de hilafet yanlısı görüşlerdeki keskin ayrılıklar ve kutuplaşmalar, İzmir Suikastında gün ışığına çıktı. Bu gün geleceğinden endişe ettiğimiz Atatürk ün yaktığı ateşin sönmeye başlamasının sebepleri o genç Cumhuriyet yıllarına dayanıyor.

Ölümünün hemen ertesi o ateş kenarda yana dursun deyip kendince daha büyük ateşi yakan muhalifler ya da o zamanın tasnifine göre gericiler değildi. En yakın silah ve dava arkadaşı idi. Oysa milli mücadele harici düşmanlara karşı muharebe meydanlarında; dâhili hainlere ve fanatik gericilere karşı mecliste ve milletin içinde birlikte verilmişti.

Bir de soyut düşmanlar vardı, eğitimsizlik, yorgunluk, bezginlik, tutuculuk, yokluk, cahillik, çaresizlik, vs. İşte devrimler bunlara karşı yapılıp kazanılmış zaferdi. Bu devrim zaferi değişimin devamlılığı ile evrime dönüştürülemediği için birçok konuda sık sık başa dönüldü.

Ama ne Milli Mücadele ne de devrimler (bugün iddia edilip taraftar topladığı gibi) İslam’a karşı verilmiş bir mücadele değildi.

Atatürk’ün öngördüğü siyasi yapı asla İslam felsefesi ile çelişmez, aksine birçok zeminde birbirini tamamlar. İslam da ruhban sınıfı yoktur. Gerçek İslam, topluma tahakküm eden kişi veya gruba cevaz vermez. İnanç ve ibadetlerini rıza ile içselleştirerek yapılmasını ister, cebren değil.

10 Kasım 1938 tarihi; Mustafa Kemal Atatürk’ün somut bir beden olarak bu dünyadan göçmesinden öte, devrim ateşinin evrim sürecine geçemeden üstünün bir cam fanus ile örtülüp sözde koruma altına alınması açısından bir kara gündür.

Oysa Türk Milletinin her zaman bu ateşin yanmasına; ateşin de yakıta ve hava almaya ihtiyacı vardı. Ölümünün hemen ardından O’nu unutturmaya dönük uygulamalar işte bu cam fanus olarak tasvir edilebilir.

İkinci Cumhurbaşkanımız; derhal yeni paranın üzerinden Atatürk resimlerini kaldırıp yerine kendi resmini koyduğunda bu uygulama halk nezdinde karşılık bulamadı ve bu banknotlar “beş para etmedi.” Bu banknotların gelişinin de hikâyesi ilginç detaylar içeriyor. Dışarıda basılan banknotları yurda getiren gemi Alman uçakları tarafından batırılınca İkinci Cumhurbaşkanımızın resimleri ile banknotlar Yunan kıyılarını doldurmuştu.

Şevket Süreyya Aydemir'in isimlendirdiği “İkinci Adam”ın kendi ifadesine göre “Atatürk’ün gölgesinde ezilmemek için” yaptıklarından anlıyoruz ki O’nu bir önderden çok rakip olarak görüyormuş.

Asıl paradoks nedir biliyor musunuz? O’nun kurduğu ve hayallerini emanet ettiği parti değil de onun muhalifi olan partinin iktidarında Türk parasının üzerine sadece Atatürk’ün resminin basılması, Atatürk’ü koruma kanununun çıkarılması ve Atatürkçülük kavramının ortaya çıkmasıdır.

Velhasıl işin aslı şu ki aralarında görüş ayrılıkları olsa da dinci – laik kutuplaşması Cumhuriyet döneminin bir sonucu olmadığı gibi Atatürk’ün Kemalizm’e ve İslam’ın ise bir inanç siteminden bir ideolojiye dönüşerek birbirinin hasmı haline getirilmesi de yakın tarihimizin üretimidir.

Hal böyle olunca çocukluğumuzun şiirini bir süre daha okumaya devam edeceğiz.

“Atam Atam kalksana, lambaları yaksana,

Vatan elden gidiyor, çaresine baksana.”

*Esin Kaynağı: Levh-İ Mahfuz

Fahrettin Beşli

10 Kasım 2014