Devletime güvenmek istiyorum.
Çok sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz.
Kapı komşularımızın bulunduğu Ortadoğu Sokağında büyük bir yangın var. Elektrik kontağından ya da yıldırım düşmesi gibi kötü kadere bağlı bir yangın da değil üstelik. Baya baya yanıcı ve tutuşturucu maddelerin üst üste yığılarak, bir elin tuttuğu meşale ile tutuşturulmak sureti ile başlatılan bir yangın.
2010 yılı sonunda Tunus’ta hükümet aleyhtarı gösterilerle başlayan yangın, Mısır, Tunus, Yemen ve Libya’dan sonra kapı komşumuz Suriye’ye sıçradı.
İşte bu yanıcı ve tutuşturucu maddeler komşu hanelerin içinde bir araya toplanırken biz meşguldük. Biz sadece kendi içişlerimize odaklandığımızdan dışardaki alevlerin penceremize vuran şavkını görüyor, yalazını fark edemiyorduk.
Dışarıda ne oluyor diye sorduk; “Arap Baharı” dediler. Bu nasıl bir bahar dedik, “sonbahar” dediler.
Bu müphem baharın kıvılcımları ile Ocak 2011 de küçük gösteriler halinde tutuşan Suriye konağı, karşı bir sivil başkaldırı olarak büyüyerek Temmuz 2011’den itibaren silahlı direniş ve iç savaşa dönüştü ve deyim yerinde ise ateş bacayı sardı.
Müdahale eden itfaiyecilerin ise yangını söndürmeye mi yoksa hanenin kendi belirledikleri bölümlerinin yanıp kül olmasına mı çaba sarf ettikleri belli olmayan bu yangının alevleri içinden bu defa da bir grup cehennem zebanisi çıktı.
Biz sadık takipçisi olduğumuz içi boş dizilerin ve yarışma programlarının arasında bir dış haber görüntüleri olarak hızlıca geçen hadiselerin cereyanını takip etmedik; dizileri takip ederken gösterdiğimiz ilgi ve marifeti gösterip gelişmeleri birbirine bağlayamadık.
Dünü ve bu günü iyi okuyamıyoruz ki yarını oturup yazabilelim.
Magazin meraklıları dışında kalan memleket meselelerine duyarlı olanlar da Ergenekon, Balyoz, birbiri ardına seçim süreçleri, devlette hâkim güç olmaya çalışan birbirine paralel yapıların çatışmaları, 17 Aralık operasyonları, gezi eylemleri, Kobani eylemleri gündemleri ile hep meşgul edildiler.
Biz bunlarla meşgul iken sınırlarımız dışını IŞİD, ISÖ, PYD, BOP, içimizi de PKK, KCK, BDP sardı.
Şimdi tutuşturulmak üzere içimize atılan yanıcı maddelerden mi, duvarımızın dibindeki alevlerden mi, yoksa yangının içinden çıkan zebanilerden mi daha fazla korkmamız gerektiğini karıştırır olduk?
Bugün artık iç işlerimizle meşgul olmayı bir süreliğine dondurmaya ihtiyaç var. Birbirleri ile mücadele içinde görünen kesimlerin “10 dakika ara” vermeleri gereken bir zaman dilimindeyiz. Daha geç olmadan dışarıdaki yangının bizim binayı sarmaması için el birliği ile yekvücut olarak tedbir alalım, düze çıktıktan sonra isteyen kaldığı yerden devam etsin.
Tam da bu noktada “Devlet –hükümet -iktidar” ayırımlarını çok iyi yapmalıyız.
Devlet, bütün vatandaşlarını temsil eden ve onlara sahip çıkan hepsinin ortak üst organizasyonudur Her vatandaş, devletinde kendisini temsil eden bir şeyler bulur. Bu da milletin aidiyet duygusunu ve mensubiyet bağını geliştirir. Devlet de gücünü, milletin kendisine olan bu güven ve desteğinden alır.
Çin komutan Xu Kung, Çin Filozof Konfiçyüs’ü ziyarete gitmiş. Konfiçyüs komutana şöyle bir soru sormuş: “Savaşı kaybettin, elinde sadece üç şey kaldı: Silah, ekmek ve halkın güveni. Ordunu ayakta tutmak için her şeyini kaybedinceye kadar direnmeye devam edeceksin. Elindekileri önem sırasına göre nasıl feda edersin?” Komutan diyor ki: “Önce silahı bırakırım, sonra da halkın güvenini gözden çıkarırım, çünkü ordum aç yaşayamaz.” Konfiçyüs, itiraz ediyor: “Hayır, önce silahı bırakacaksın, sonra ekmeği. Eğer halkın güvenini kaybedersen ekmek de bulamazsın.”
Hal böyle iken; bu ülkenin bir ferdi olarak geleceğim hakkında karar alan, kanun çıkaran, yasak getiren kısaca beni yöneten, devletime güvenmek istiyorum.
Vatanın ve milletin bütünlüğünden katiyen taviz vermeyeceğinden, devletin bekası ve selametini riske sokmayacağından,
Yaptıklarını kendinin ve bir kesimin değil milletin tamamının menfaatini gözeterek yaptığından,
Olayları benimle beraber öğrenmediğinden, içimizdeki ve dışımızdaki tüm gelişmelere vakıf, her şeyin kontrolü altında olduğundan,
Bugünü atlatmaya değil; yarın, öbür gün, önümüzdeki haftada, ayda, yılda başımıza neler geleceğini öngörüp bunlar için tedbir almaya çalıştığından
Emin olmak, buna inanmak ve gece huzurla uyumak istiyorum. Ben bunun için hazırım
Bilindik bir hikâyeyi tam yeri geldiği için hatırlatayım:
İngiltere'de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hâkimlerine o kadar güveniyor yani. Bir gün hâkimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabi ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İç İşleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Başbakanlığa falan telefon etmişler. Ancak aradıkları yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN!
Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hâkimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırmış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hâkim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet Bakanlığını aramışlar. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hâkime hareketinin sebebini sormuşlar. Hâkim: "Kraliçenin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım" cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hâkim azledilmiş. Adalet Bakanlığı hâkime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış:
"Kraliçenin hükümetinin saygın bir hâkimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez."
Güvenin güvencesi iki taraflı olmasıdır. Ben size güvenmeye hazırım, peki siz bana?
Fahrettin BEŞLİ
24 Ekim 2014