RAMAZAN’IN ardından Memleket Meseleleri…
Rahmet ve mağfiret ayı Ramazan’a veda ediyoruz.
Hanemize, soframıza, hatta kesemize getirdiği bereket ve bollukla; ruhumuza verdiği huzur, gönlümüze verdiği ferahlıkla hatırımızda kalacak.
Diğer zamandakilerden daha yoğun ibadetlerle Allah’ın rızasını kazanmaya ve affına matuf olmaya çalıştık. Korkularımızdan, endişelerimizden, istemediklerimizden kurtulup emin olmaya; kusurlarımızdan, günahlarımızdan ve kötü alışkanlıklarımızdan arınmaya çalıştık.
Ancak her bakımdan ihtiyacımız olduğu ölçüde tam bir arınma gerçekleşemedi.
Arkasında tüm memleket meselelerini aynı halleri ile bırakarak arkasını döndü gidiyor.
Memleket deyince ilk önce akla doğduğun, doyduğun ve yaşadığın yöre gelir.
Yöremdeki tüm insanların arkasında durduğu, son sözü söyleyecek, her kesimde yöremizi temsil edecek, lüzum ettiğinde tüm yöreyi kanatlarının altında toplayabilecek bir “baş” ihtiyacı olduğu gibi duruyor.
Başsızlığın sonucu olarak da organizasyonsuzluk, hedefsizlik, koordinasyonsuzluk da yöremizi tek ses ve tek yürek haline getiremiyor.
Kendi içinden yeterli sayıda ve nitelikte bireylerini çıkarıp yetiştiremiyor, siyasette ve kamu yönetiminde etkili yerlerde değerlendiremiyor.
Donanımlı, ufku geniş, hayalleri ve projeleri olan, sağlam bir çalışma ekibine sahip birbiri ile uyumlu ve koordineli dört yöre ilçe belediye başkanı, bir merkez ilçe belediye başkanı, en az iki milletvekili, çıkaramıyor.
Var olanlar da birbirleri ile uğraşmaktan sorunlar ve çözümlerle odaklanamıyor, geleceği kurgulayamıyor, süreçleri yönetemiyor.
Tarihi ve kültürel zenginlikleri herkesi imrendiren bu yöre insanları başsız bir dev vücut gibi nereye çekerlerse oraya sürükleniyorlar. Ataları Osman Gazi’nin hocası, Şeyh Edebalı’nın nasihatlerini bırakıp başka Edebalı’ların peşinden gidiyorlar.
Yöreden büyük memleket, olsa olsa bulunduğumuz kentlerdir.
Türkiye’nin dördüncü büyük şehri Bursa, ama 81 ili yan yana beynelmilel kriterlere göre sıralansa ilk 10’a gireceğinden pek emin değilim. Bu şehir tarih, kültür, turizm, sanayi kenti idi, şimdi artık hangi özelliği ile anılır olduğunu yitirdi.
Ne siyasette, ne ticarette, ne bilimde, ne teknolojide, ne eğitimde, ne edebiyatta, ne sanatta ne de bir başka konuda öne çıkıp “ben buradayım” diyemedi.
Sadece caddeler değil, sokak araları, ev ve iş yerlerinin önleri hiçbir emek ya da para harcamadan, yasal prosedürlere uyulmadan, ilgili ve yetkili kurulların onayı alınmadan “sokak otoparkları” adı altında har(a)ç’a bağlandı.
Seçiliyormuş gibi yapılıp atanan ne bu şehri iyi bilen ne de bu şehrin iyi bildiği vekillerle bu büyük ve mühim kent TBMM de hak ettiğinin çok altında bir profille temsil ediliyor.
Kendisinin geçmişteki başarılarından esinlenerek ümit bağlanan bir milletvekilimiz, bu şehrin ortasında, bölücü örgütün sembol kişilerinden birinin ellerini yukarı kaldırıyor. Sadece bir mücadelede kazananların elinin yukarı kaldırılıp zaferi ilan edildiği alışık olduğumuzdan sayın vekilimiz bizim gelecekle ilgili göremediklerimizi görüp erken kutlama yapıyor. Bunu Bursa’da yapmakla ise kendisine inananları hayal kırıklığına uğratmakla kalmayıp kamuoyuna da Bursa bu bölücüleri anlayışla karşılıyor gibi çok yanlış bir mesaj verdi.
Uzunca bir zamandır kentimizde, devlet meselelerinden çok hizmet meseleleri ile meşgul olan, bazı kesimlerce sevilip sayılan bazı kesimlerce tenkil edilen bir valimiz vardı. Görev yaptığı sürece devletten çok hükümeti temsil ediyor olmasına rağmen, hizmet yarışına girip alternatif belediye başkanı gibi çalışması diğer erklerin yetki ve etki alanlarına girmesine neden oldu.
Neticede takdir ve taltif umduğu hükümet tarafından, emekliliğine birkaç ay kala son kararname ile merkeze alındı yerine Van Valisi Münir Karaloğlu atanmış.(Kendisini televizyonda gördükçe merhum Hikmet Şahin’e benzetirdim, bu vesile ile kendisini sık sık anmış oluruz.) Vali gitti, yaşasın vali…
Memleketimin bütünü ise tamamen içler acısı durumda. Her bir yeri ayrı dert, her bir konu ayrı bir sorun.
Memlekette geçmişte yaşanan hataları, kusurları, yanlışları, yakışmayanları düzelteceği, halının altına süpürülenleri temizleyeceği ve herkesi-herkesimi kucaklayarak tüm olumsuzlukları gidereceği ümidi ile dualarla gayretlerle iktidara getirilenlerin bugün artık kime hizmet ettikleri şüpheyle karşılanıyor.
Genel belediyecilik hizmetleri ile hamasi söylemlerle göz boyarken, diğer taraftan devlet yönetiminde düzeltilmesi güç vahim hatalar yapıyor. Milleti ve toplumun paydaşlarını kendi taraftarları ve “bunlar” diye isimlendirdiği diğerleri olarak ikiye bölüp sürekli tarafların karşılıklı olarak birbirlerine diş bilemelerini körüklüyor. Korku ve nefrete dayalı bir yönetim politikası uyguluyor.
Bunun karşısındaki muhalefet ise, toplamadaki sıfır, çarpmadaki bir misali sonuçlar üzerinde hiçbir etkisi yok.
Terörle müzakere ederek baş ediliyormuş kisvesi altında, eli kanlı örgütün muharebe gücü, ekonomik ve siyasi kazanımları artırıldı. Göstere göstere, yüreklerimiz kanırtıla kanırtıla, Apo özgür bırakılacak, Kürdistan kurularak bağımsızlığı ilan edilecek ve vatan topraklarımızın bir kısmı kopartılıp bu ABD-Kürdistan evliliğine çeyiz yapılacak.
Ergenekon, Balyoz, Andıç ve benzeri isimlendirilen davarla için ise yazılacak şeyler o meşhur yüzlerce klasörlük iddianameden daha fazla yer tutar.
Adalet terazisinin bir tarafına; kanunlar çerçevesinde delillerin zayıf, hatta uydurma olduğuna inanılan, insanların birçoğunun yasal suçun işlendiği ne dair ikna olmadığı halde çok ağır şekilde cezalandırılanlar, diğer tarafa ise isnat edilen tüm suçlamalara aynı pratik yöntemle haber ya da iddianın doğru olmadığına dahi dem vurmaya gerek duymadan “ispat edemeyen müfteridir” savunması ile beraat edenler konularak denk gibi gösterilmesi vicdanları rahatsız ediyor.
Sanayici, iş adamı, medya, kamu personeli ve sokaktaki insan üzerinde öyle bir baskı ve tehdit oluşturuldu ki herkes kendini biat etmez zorundaymış gibi hissediyor. İnananların sünnet kabul edip bıraktıkları sakal, bugünlerde artık “ben de sizdenim” mesajı ve yalakalığına dönüştü. Göz önündeki simalar hep yeni sakallı imajı ile örnek model oluşturuyorlar.
Hemen komşularımızda, özellikle de barış ve kardeşliğin inanç sitemi olan Müslüman ülkelerde, Libya’da, Suriye’de Irak’ta Mısır’da aynı ülke insanları birbirlerini “Allah-ü Ekber” nidaları ile boğazlıyorlar. Bu nasıl bir çelişkidir?
Ya Şeh-ri Ramazan; güle güle…
Umalım ve dua edelim ki bir daha gelişinde bıraktığından daha kötü bir memlekette karşılamayalım seni.
Fahrettin Beşli
7 Ağustos 2013