GAZİ GEZİ

Taksim’deki Gezi Parkının vesile olduğu; başlangıçta yerinde, akabinde hızla tüm yurt sathında cereyan eden olaylar Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihine çok boyutlu ve çok renkli bir profili ile birlikte sebebi ile aynı adla “Gezi” olayları olarak geçti.

Artçı dalgaları halen devam eden bu toplumsal sarsıntının sebep ve sonuçlarını anlamak için röntgenine bakanların, yurt içinde ve dışında farklı farklı teşhisler koyduğunu görüyoruz. Yurt içinde de farklı kesimlerin birbirinden farklı tespitleri ve yorumları hepimizi toptan bir doğru sonuca götüremiyor.

Can ve uzuv kayıpları, yaralanmalar ve maddi zararlarla olanların vahametini ve büyüklüğünü ölçülendirip ifade etmeye çalışmaktansa; tek bir kıvılcımla reaksiyona dönüşüp ve ifade edilmeye çalışılan memleket meselelerinin neler olduğu üzerinde herkesin kafa yorması daha yararlı olacaktır.

Eylemlerin tamamının bu mesajı vermek ve sesini duyurmaktan öte bir hedefi yoktu. Olayların içinde aktif olanların da dışarıdan gözlemleyerek gönül desteği verenlerin de ne iç çatışma ne hükümetin istifası ne de siyasi ve ekonomik kriz gibi bir nihai hedefleri hiç olmadı. Süreçteki gözümüze ve gönlümüze batan aşırılık içerilikli detaylar dahi bu gerçeği değiştiremez. Halk nezdinde maksat hâsıl oldu, sesi duyuldu. Bu bir tehdit de değildi. Sadece “ay yeter” refleksi idi. Doldum, sabrımın sınırına geldim taştım, mesajı idi.

Her şey “ticari hedefler gözetilerek Taksim Gezi Parkına zarar verilmesini istemiyoruz” diye haykıranların, sözümüzü yabana atmasınlar diye parkta nöbet tutmaya, kamuoyu direnci oluşturma çabası ile iyi niyetle başladı. Yönetenlerimizin bunu bir başkaldırı olarak algılayıp, “güçlü olan benim, benim dediğim olacak” hissiyatı ve hırsı ile klasik isyan bastırma yöntemlerinden en bilineni güç kullanarak bertaraf etmeye çalışması olayları kontrolden çıkarıp başka bir boyuta taşıdı.

Orantısız gücün ne demek olduğunu ilk defa burada görerek idrak ettik. Askeri bir taktik edasıyla sabah gün doğumunda gezi parkında kamp kurmuş anarşistlere(!) baskın düzenlendi. Çadırlar yakıldı. Tazyikli sularla, gaz bombaları ile TOMA araçlarıyla büyük bir taarruz başlatıldı. Bu yöntem sorunu çözmek şöyle dursun sorunun kendisi oluverdi.

Sandılar ki halk kendilerini ayakta alkışlayacak, başarılarını kutlayacak. Ama öyle olmadı tam tersine her yerden her kesimden destek ve alkışı eylemciler aldılar. Sembol fotoğraflar ve kahramanlar ortaya çıkıverdi. Çok güzel yöntemlerle çok zarif usullerle mesajlar verildi. Yaratıcı zekânın ürünü ince hicivler, yeri geldi basit kartonların üzerinde keçe kalemleri ile yeri geldi dijital ortamdaki sosyal paylaşım sitelerinde görenleri gülümsetti.

Yardımlaşma, dayanışma ve destek olmanın az bulunur örnekleri sergilendi. Çevre temizliği yapıldı, yaralanan ve gazdan etkilenenlere sağlık hizmeti verildi, ücretsiz ilaç, gıda ve kitap temini imkânı sağlandı, etkilenen hayvanların bakımları yapıldı. Aralarına sızan aşırı uçlar ve kötü niyetliler enterne edildi, yalnızlaştırıldı.

Tüm bunlar hepimizin sempatisini ve övgüsünü topladı. Özellikle olanların merkezinde yer alan gençlerimiz; sandığımız gibi toplumsal meselelere duyarsız olmadıklarını, boş ve dağınık olmadıklarını çok net ispat ettiler. Milletimizin de öğrenilmiş çaresizlikle sindirilmiş, pasifize edilmiş, ruh halinden lüzum edince sıyrılıvereceğini görüp ümitsizliklerimizden arındık. Kısaca kaba karşılık görmesine rağmen inceliklerinden vazgeçmeyen bu millet yeniden bizleri kendine hayran bıraktı.

Eylemin saflığı, masumiyeti ve iyi niyeti muhafaza edilmeye çalışıldı. Her yerdeki kitlelerin yüzü devletimizi yönetenlere; özellikle de iktidar adına hep kendisini görüp dinlediğimiz Sayın Başbakanımıza dönüktü. “Özgürlüğümü başkalarının beklediği gibi değil, kendi istediğim gibi yaşamak istiyorum” haykırışının öncelikle onun tarafından duyulmasını, doğru anlaşılmasını ve dikkate alınmasını istiyordu.

Sayın Başbakanımız bunu güçsüzleşmek, zafiyete düşmek, taviz vermek, başkalarını cesaretlendirmek olarak algıladı ve mizacının gereğini yapıp tepki ile küçümseme ile suçlama ile hatta hakaretle karşılık verdi. Oysa gelişmeleri iyi okusa, dikkatli dinleyip doğru anlasa idi korkacak ve kızacak bir şey bulamayacaktı. Bu toplumsal enerji aynı incelikle ve diplomasi ile boşaltılabilseydi, hassasiyetlere beklentilere ve taleplere dikkat edileceği ifade edilseydi küçülmek şöyle dursun iktidar bir kat daha fazla büyürdü. Kendisine ve siyasetine ihtiyatla yaklaşanların bir kısmını daha kazanırdı.

Yükselen tansiyon ve yayılan reaksiyonlar Sayın Başbakanımıza, bulunduğumuz coğrafyada son yıllarda gördüğümüz diğer toplumlardaki siyasal kırılmaları çağrıştırdı. Benzer bir süreç başladığı zannı ile telaşa ve endişeye sürüklenerek hata yaptı.

Oysa her fırsatta kendisi de belirttiği üzere, ne bu millet o toplumlara benzer ne de köklü demokratik yapılarımız oralardaki çadırlarla, barakalara… Biz ne Saddam Hüseyin’i işgalcilere astıran Iraklılara, ne Kaddafi’yi ispiyonlayan Libyalılara benzeriz. O tür bir tehdit olursa hiç şüphesi olmasın ki lideri, devleti ve milleti ile hepimiz aynı safta mücadele ederiz. İç meselelerimizdeki fikir ve usul aykırılıkları bu gerçeği asla ortadan kaldırmaz.

Sayın Başbakanımızın bir diğer yanılgısı da 10 yıl iktidar olmanın her şeye muktedir olunması sonucunu doğuracağı varsayımıdır. Gördüğümüz birçok politik lider gibi o da bu ülkenin selameti ve varlığını sürdürmesinin yegâne yolunu kendisinin bildiğine, kendisinin ve yeteneklerinin bu açıdan vazgeçilemez olduğuna bunu kendisinden başka hiç kimsenin gerçekleştiremeyeceğine samimiyetle inanmıştır.

Eski İngiliz Dışişleri Bakanı Lord David Owen; "Hubris Sendromu" olarak adlandırmayı önerdiği bu uzun süreli iktidar sürmenin yan etkilerini veya belirtilerini şöyle sıralamış:

“Kişinin kendi imajıyla narsistik bir meşguliyeti, (örneğin geri adım atmamak ve imajını kaybetmeme çabası)

Liderin kendisinin ve ülkesinin öncelik ve ilgilerinin aynı olduğunu düşünmesi; kendinden üçüncü tekil şahıs olarak söz etmesi,

Kendi kişisel muhakemesine aşırı güven, başkalarından gelen öneri ya da eleştiriye karşı saygısızlık, hor görme ve bunlara eşlik eden tümgüçlülük (kudret) duygusu,

Gündelik politikaya ya da mahkemelere değil tarihe ya da Tanrı'ya karşı sorumlu olduğu duygusunu taşıma,

Giderek gerçekle teması kaybetme ve ilerleyen yalnızlık,

Hubristik yetersizlik yani kişinin aşırı özgüveni ve özürlü muhakeme yeteneği yüzünden işlerin ters gitmesi”

Her beşerî varlığın bu psikolojinin tesirine girmesi anlaşılır bir şey de çevresindekilerin, akıl verenlerin, danışmanlarının, kurmaylarının ve karargâhının buna karşı tedbirli olmayışları bu zehirlenmenin panzehiri bilmemelerini kabullenmek de zorlanıyorum.

Sayın Başbakanımızın televizyondaki beyanatları veya kendi grubundaki toplantıları esnasındaki kızgın, hiddetli ve tehditkâr konuşmalarının hedefinde eyleme katılan halkın olmadığına, kendisinin de sık sık ifade ettiği gibi bu masum dinamik toplumsal muhalefeti gölgeleyen aşırı uçlar olduğunu biliyoruz ve inanıyoruz.

Gerçekten tüm kurguyu onlar mı yaptı veya en baştan itibaren varlar mıydı, yoksa trene hareket halindeyken mi bindiler bilmiyorum ama dışarıdaki kadim dostlarımızın(!) da bu süreci aktif olarak takip ettiklerinde şüphe etmiyorum. Dolayısı ile de bu gelişmeler içinde yönlendiren, sürdüren ve teşvik eden roller üstlenmiş olmaları ihtimalini de yok sayamıyorum.

Bir proje kapsamında, belirli hedefler doğrultusunda ve esaslar çerçevesinde destekliyor olsalar dahi hiçbir ülkede tek başına karar verme ve uygulama gücüne haiz bir iktidar kimsenin hesaplarına uymaz. Kontrolden çıkmaya başlayan bir “dost ve müttefik” ülkenin uyarılması, beklentilerin hatırlatılması lüzum gösterebilir. Bunun hangi yöntemlerle yapılacağı ülkeden ülkeye farklılık gösterir.

Gezi olaylarının olduğu günlerde bu kanaatimi destekleyecek nitelikte iki önemli gelişme satır aralarında kayboldu.

Birincisi özellikle yabancı basında “AK Parti'nin hala IMF ile anlaşma yapmadığı ve bunun nasıl bir siyasi bedel getireceğinin öngörülemediği” ifade ediliyordu.

İkincisi de Sayın Başbakanımızın Gezi Parkı temsilcileriyle yaptığı görüşmenin başlamasının hemen ardından ABD’den “Suriye kırmızıçizgiyi geçti. AB ve ABD Suriye rejiminin çeşitli kereler kimyasal silah kullandığı konusunda hemfikir. ABD muhalifleri silahlandırmayı planlıyor” açıklamaları geliyordu.

Arap Baharı yaz mı getirecek kış mı bilinmez ama ayak izlerini Tunus’taki Yasemin Devrimi’nden bugüne kadar takip ettiğimizde; liderleri ortadan kaldırılarak gerçekleştirilen rejim değişiklikleri bekleneni veremedi. Bu defa da “Radikal İslamcılar” ile “Laik Müslümanlar arasında toplumu kendi bakışları ve felsefeleri doğrultusunda şekillendirme kavgaları başladı. Bu açıdan değerlendirildiğinde gezi olayların bu türden yapıların seyirci kalmayacakları, kışkırtıcı yöntemler geliştirebilecekleri ihtimali de hatalı bir tespit olmaz.

Olaylar esnasında Sayın Başbakanımızı diktatör ilan eden batı basınının aniden susmaları, AB ve ABD siyasetçilerinin seslerini kısmaları, Suriye ile ilgili açıklamaların akabinde olaylarında durulması nihai maksadın Türkiye’de bir iç savaş çıkarmak olmadığını, maksadın sadece küçük bir akort çekmek olduğunu düşündürüyor.

Türkiye hükümetinin kendisine dikte edilen esaslara uymadığından ve tarif edilen yolda yürümediğinden, ısrarla kendi politikalarına hayat verdiğinden, özetle söz dinlemediğinden rahatsız olan kesimler bir uyarı yapma ihtiyacı duymuş olabilirler. Ancak onlarda biliyorlar ki; askeri, stratejik, jeopolitik ve ekonomik olarak riske atılamayacak kadar değerli bir Türkiye üzerine yapılacak hamlelerin şiddeti mutlaka ölçülü olmak zorundadır.

Görünen şu ki Sayın Başbakanımız, “bunlar” diye tanımladığı bu gelişmelerin müsebbiplerini sadece kendisine muhalefet edenler olarak görmekten vazgeçip; en yakınındakinden en uzaktakine kadar kendi müttefiklerine dikkat etmelidir.

Sebep ve sonuçları ne olursa olsun huzur ve dinlenme mekânı olan Gezi Parkı, kan ve şiddet içeren tarihi olayların arenası oldu. Oradaki ağaçlar kesilip yok olmadan bu kargaşadan kurtulduğuna göre gazi unvanını hak etmiş olmuyor mu?

Fahrettin Beşli

1 Temmuz 2013