Biz kim? Siz kim?
9 gündür memleketimde ortalık toz duman. Gözümüz bulanık bir şeyler görüyor ama seçemiyor, kulağımıza sesler geliyor ama ne dendiği anlaşılmıyor.
İlk gün her şeye karşın son derece masum, son derece iyi niyetli ve son derece etkili idi. Kamu, kamu malına sahip çıktı. Taksim parkına ve oradaki yeşilliğine zarar verilmesi hatta ortadan kaldırılması ihtimaline olmaz dedi.
Fotoğraflar uzun lafa ihtiyaç bırakmadı. Omzundaki çantası ile duruşu vaziyeti hiçbir tehdit ve öfke içermeyen kırmızılı kadına 2 metre mesafeden tazyikli göz yaşartıcı gaz sıkılması göreni huzursuz etti.
Aydının, sanatçının, öğrencilerin, gençlerin, çevrecilerin, doğrudan yana taraf olup yanlışa dur demeye çalışan duyarlı ve temiz insanların gösterdikleri duruş; bir başkaldırı olarak algılandı. “Sizin değil bizim sözümüz geçer, bizim dediğimiz olur” düşüncesi ile devletin gücü azami ölçüde hissettirilerek tehdit(!) bertaraf edilmeye çalışıldı. Taksim Gezi parkında geceyi geçirmek için kurdukları kamplara sabaha karşı zabıta polisin yaptığı baskın ile insanlar da alan da tarumar edildi. Barbar filmlerinde gördüğümüz sabah karşı köy baskını filmi seyreder gibi seyrettik.
Milletin % 50 si değil, tamamına yakını “durun ne yapıyorsunuz siz” diye haykırdı. Memleketin her yerinde Taksim’e gidip orada şiddete ve aşırı güce maruz kalanların yanında olmak isteyenler harekete geçti. Bir şey yapmalı niyeti, İstanbul’a kadar gitmektense bulundukları yerlerden mesaj vermeye dönüştü. Ortaya çıkan toplumsal reaksiyonun hızına ve gücüne hepimiz şaşırdık.
İyi, doğru ve güzel olanlarla, kötü, yanlış ve çirkin olanlar her iki tarafça sergilenip her yerde birbirine karıştı.
Dünyada örneği görülmemiş inceliklere, göz yaşartıcı detaylara tanık olduk. Temizlik yapanlar, karşılıklı çiçek verenler, ince naif pankartlar, mesajlar, aşırıya kaçanlara müdahaleler, zarar görenleri koruyanlar, köpeklerin gazdan yanan gözünü silenler tarihin beyaz sayfalardaki belleğine kaydedildi.
Diğer taraftan ölçüsüz kullanılan göz yaşartıcı gaz, cop ve tazyikli su, kırılan camlar, yakılan araçlar, tahrip edilen kamu ve özel mülkiyetteki bina ve mallar, ölüme varan şiddet, yaralananlar ve en önemlisi de gerilen toplumsal psikoloji kara kaplı defterlere yazıldı.
Polisin orantısız güç kullanımından doğan devletin şiddetine ne kadar tepkili isek, buna taşla sopa ile molotofkokteyli ile karşılık veren anarşiye de potansiyel teröre de o kadar karşısındayız. Bu güne kadar rahatsızlık duyduğumuz hınç ve tahribat merkezli eylemleri hoş görmemiz, cesaretlendirmemiz hatta ortam hazırlamamız mümkün değildir.
Özetle kendilerine biz, karşısındakileri siz diyeler 9 gündür birbirleri ile uğraşıyorlar.
Peki Siz kim? Biz kim?
Dün sağcı biri solcu diğeri idi. Bu gün iktidarı ellerinde bulunduranlar ve yaptıklarını koşulsuz destekleyenler biri; yapılanları benimsemeyenler be gidişattan endişe edenler diğeri olarak ortaya çıkıyor. Atatürk’ün modern Türkiye’sinin taraftarları biri, bu sistemle geçmişten hesabı olanlar diğeri… Polis biri eyleme katılanlar diğeri…
Samimi ve iyi niyetle rahatsızlıklarını ifade etmeye çalışan, kendine yakışan yöntemlerle yanlışa karşı koymaya, sesini duyurmaya, varlığından haberdar etmeye çalışanlar biri; bunu marjinallik ve çapulculuk olarak görüp bastırılması gereken düşmanca tehdit olarak görenler diğeri olarak saf tutuyor.
Bölünmeyelim derken bölük pörçük oluyoruz.
Bunda anlaşılması zor bir şey yok. Altından ya da arakasından başka manalar çıkarmaya zorlamak da gereksiz. Eyleme katılanlar “biz de varız, haklarımızı kullanmayı, yasalar çerçevesinde özgür olmayı ve saygıyı biz de hak ediyoruz” diyorlar. Sürdürülen kararlıktaki amaçları da sadece hükümete geri iradeye adım attırmaktır. Devirmek değildir.
Sayın Başbakanımız; eğer bu taleplere kulak vermeyi ve dikkate almayı bir dize gelme, pes etme, kaybetme gibi algılarsa, demokratik ortam ve milletin efendisi değil hizmetkârıyız söylemlerini çöpe atmış olur.
Başbakanımız; tıptaki kan zehirlenmesi misali aşırı güçten kaynaklanan hırs zehirlenmesine maruz kaldığından olayların yalnızca kendisine karşı yapıldığını düşünerek eylemcileri marjinal, bir kısım, ayyaş, çapulcu, provokatör gibi söylemleri ile küçümsüyor. Ama kendini bu coğrafyanın lideri olarak görüyordu. Liderlik de bu derece ego olamaz. “Her şeyi ben yaparım, her kararı ben veririm, bu ülkede her şey benden sorulur” dersen, yapılan yanlışların da hesabı da senden sorulur haliyle.
Başbakanımızın Reyhanlı’da da olduğu gibi bu günkü gibi tüm kritik durumlarda hemen yurt dışı gezilerini manidar bulunuyoruz. Akla hemen “acaba bir tehlike ya da tehdide karşı tedbir olsun diye mi yurt dışına çıkıyor; yoksa kendisi
Bu süreç sonunda; gücü elinde tutup devleti yönetenlere kendi tabanı dışında da duyarlı bir kesim olduğunu hatırlatıldığından, gençlerin uyuşuk ve duyarsız olmadıkları fark edildiğinden, farklı çıkan seslerin de Ankara’da duyulması sağlandığından velhasıl “iktidarın devlet ve siyasal gücü varsa milletin de toplumsal gücünün olduğu” anlaşıldığından maksat hâsıl olmuştur.
Toplum uzun süredir ilk defa kendini güçlü hisseti ve bunun tadını çıkarıyor. Ancak ölçüyü kaçırmamak, duracak yeri bilmek gerek.
Bulunduğumuz coğrafya etrafımızdaki tüm ülkelerde muhtelif siyasi travmalar yaşanıyor. Bir yangın mahallinin ortasındayız. Elimizde benzinle ve ateşle dolaşmamalıyız. Bilmeden korktuğumuz şeye doğru sürüklenmemeliyiz.
Kafası kırılan, gaza boğulan insanlar da bizim, tahrip edilen kent mobilyaları da bizim, aşırı güç kullanan polis de bizim, devlet de bizim, hükümette bizim, Başbakan da bizim…
Bu memleket hepimizin, hepimiz aynı taraftayız. Ne başbakanımızın, ne devletimizin ne polisimizin ne de milletimizin burnunun kanmasına, canının sıkılmasına razı değiliz. Hepimiz aynı taraftayız, aynı geminin yolcusuyuz. Batarsak hepimiz boğuluruz.
Biz 76 milyon Türk milletiyiz. Bu bizim meselemiz, ancak ve sadece biz çözeriz.
Dışarıdan gelecek her türlü tezgâha, tertibe ve tehdide karşı biz elbette devletimizin ve hükümetimizin olacağız. Elin adamının ağzının suyunu akıttırmayız, avucunu ovuşturtmayız, işimize karıştırmayız.
Biz ilkbahar ve sonbahardan başka bahar tanımayız.
Mustafa Kemal’in dediği gibi “(önce) yurtta sulh, (sonra) cihanda sulh”
Bugün Mübarek Kandil; hakiki gönül barışının günü... Barışı gönüllerde ve zihinlerde yapamazsak asla kalıcı olmaz.
Hadi artık herkes evine, işine gücüne…
Fahrettin Beşli
5 Haziran 2013