“AKİLLİ”LERLE İKİNCİ SEANS

Akillilerin görev süreleri bu hafta sonu sona eriyor. Hazırlayacakları raporu hükümete arz edecekler.

Geçtiğimiz günlerde kendilerini Bursa’da bir kez daha konuk ettik.

Yine geçen seferki gibi fabrikalar gezildi, küçük seçmece gruplarla buluşuldu, kontrol edilebilir ve uysal muhataplarla karşılıklı oturulup barış süreci hakkındaki değerlendirmeleri dinlendi.

Ancak yine geçen seferki gibi bir avuç(!) barış süreci karşıtı grup toplantılara davet edilmedi. Dünün siyasi yelpazesinin sağından ve solundan gelen bu gruplar ilk defa bir amaç uğruna bir araya geldiler. Geçen defa gözlerinin içine sıkılan biber gazının yakıcı sızısını unutup yeniden toplantı kapılarına dayanıp seslerini duyurmaya çalıştılar.

Geçen seferki gibi yine aynı beş yıldızlı otelin salonunda ancak bu defa akşam yemeği olmaksızın ve daha fazla katılımcı STK temsilcileri ile bir araya geldi akilli adamlar.

Marmara bölgesinin 9 akıllısı sadece bir eksikle (Hayrettin Karaman, Yücel Sayman, Hülya Koçyiğit, Deniz Ülke Arıboğan, Mithat Sancar, Ali Bayramoğlu, Mustafa Armağan, Levent Korkut) toplantıya katıldılar. Karşılarında da 70 den fazla dernek başkan ve yetkilisi vardı.

Ben yine geçen seferki gibi Hepimiz Mehmediz Platformu ve içeri alınmayan süreç karşıtlarını temsilen katıldım.

Oturum komisyon başkanı Deniz Ülkü Arıboğan’ın konuşması ile başladı. Özellikle akillerin çalışmasının verimli geçtiği, her kesimden insanla konuştukları gibi bu akiller sayfasının sevimli yüzünü anlatarak hem kendilerini hem de projeyi övdü.

Bu sevimli konuşma basın ve TV muhabirleri tarafından izlenip kayıt altına alındı. Muhtemelen de akşam ve yarın bu sevimli yüzü ile haber olacak. Oysa sonraki süreç hiç o kadar verimli ve uyumlu geçmiyor.

Öncelikle rastgele söz vererek katılımcıların görüşleri alındı. İlk söz verilen tesadüfen doğu illeri dernekleri oldu. Bitlis, Mardin, Diyarbakır, Elazığ, Tunceli vb…

Hepsi benzer hatta aynı şeyleri söyledi. Ana dil özgürlüğü, temel hak ve hürriyetler, eğitim ve örgütlenme hakları gibi yoksun oldukları;(!) bu nedenle de tüm bunlara çare olacağına inandıklarından süreci desteklediklerini ifade ettiler.

Bu çerçevede 10 kişi kadar konuştuktan sonra batılı aydınlardan olduğu izlenimi veren bir bey söz aldı. Avukat olduğunu ve özellikle baktığı davalardan ötürü Kürt meselesinin varlığına inandığını, konuyu derinliğine incelediğini, sebeplerini araştırdığını söyledi. Konuşmasının seyri PKK’nın gerilla olduğu, Kürtlerin haklarından mahrum oldukları gibi söylemlere kayınca endazesi kaçtı. Daha fazla beklemeden söz aldım.

Baştan beri aynı istikametteki konuşmalar ortamın akordunu bozmaya başladı. Bu duygusal tepkinin etkisi ile konuşmaya başladım:

“Şu ana kadar ki konuşmaların seyri kafamda kurguladığım konuşmanın sıralamasını değiştirdi.

Şimdiye kadar doğu ve güneydoğu derneklerinin temsilcilerini dinledik. Hak arayışından ve mağduriyetlerden söz ediyorlar. Süreci de desteklediklerini belirtiyorlar.

İster kardeş deyin ister akraba ister vatandaş önce Kürtlere bir çift lafım var.

Eğer derseniz ki; anlamakla kalmam hak da veririm, destek de. Bu uğurda sizinle kol kola Ağrı Dağı’nın zirvesine kadar yürümeye hazırım.

Yok, eğer diyorsanız; bizim sınırlarımızın dışında dilediğiniz yerde dilediğiniz kadar özgür olabilirsiniz.

İlla da derseniz o zaman da hesabınızı bir daha gözden geçirin, çünkü böyle bir şansınız asla olmayacak.

Herkes, çözüm süreci ile ilgili samimi, iyi niyetli ama safiyane düşüncelerini ve tavsiyelerini ifade etmeye çalışıyor. Oysa gerek burada gerekse de başka yerlerdeki akiller toplantılarında konuşulan her şey konuşulduğu yerde kalacak. Çözüm hamuruna zerresi dahi katılmayacak. Kimse sizin ne düşündüğünüzü ya da daha iyi alternatiflerin neler olabileceğini merak etmiyor. Maksat, sadece sizlerin artan basıncınızı düşürmek, yani gazınızı almaktan öteye gitmeyecek.

Türkü, Kürdü, Lazı, Çingenesi, azınlığı, çoğunluğu hepimiz aynı otobüsün içindeki yolcularız. Kendi içimizde bağırıp çağırıp isyan ediyoruz. Kimimiz ben en önde oturmam gerekirken en arka koltuğa oturtuldum diyor, kimisi cam kenarı kimisi şoför arkası istiyor. Herkes bağırıp çağırıyor. Bir kısmımız da bu otobüs yanlış istikamete gidiyor diye feryat ediyor. Ama bu sesleri kimse duymuyor kimse de umursamıyor.

Otobüsün direksiyonunu elinde tutan şoför yol tarifini yolculardan değil dışarıdan alıyor. Aldığı tarif ve talimatlar doğrultusundaki yolda gaza basıyor.

Bu huzurdaki akiller komitesi de, bu otobüsteki hosteslerin görevini görüyor. Bağıran, feryat eden yolcuları sakinleştirmeye, teskin etmeye çalışıyor. Şoförün işine karışmamayı ve ona güvenmeyi, itiraz etmemeyi tavsiye ediyor.

Otobüs yolcuları olarak bizler ön camdan baktığımızda yolun ilerde sırtın üstünde gözden kaybolduğunu görüyoruz. Hepimiz o görünmeyen kısım için farklı yorumlar yapıyoruz.

Bir kısmımız tamamen şoföre güveniyor. O bizi selamete çıkaracak endişeye mahal yok diyor.

Bir kısmımız gittiğimiz yola güveniyor. Bu yol doğru bir yol. Sırtı aştıktan sonra birinci sınıf bir otobana çıkacağız. Her şey çok güzel olacak diyor.

Kalanlar ise hayır bu yolun sonu selamet değil, az ilerde PKK’lı eşkıyalar pusu kurmuş. Türk, Kürt, Laz, Gürcü Çingene ayırımı yapmadan hepimizi soyacaklar, her şeyimizi alıp otobüsteki kadınlara tecavüz edecekler, hatta canımıza kastedecekler. Yolun kalan kısmını sağ kalanlar yürüyerek devam edecekler. İşin daha vahimi ise şoförün de bu tehdidi gördüğü halde yolunu değiştirmemesidir.”

Konuşma uzayınca akiller sözümü kesip varsa sorumu sormamı istediler. Ben de sordum: “Ben zaman zaman durup düşünüyorum. Acaba yanılıyor muyum? Yoksa söyledikleri ve yaptıkları doğru mu diye. Siz de arada durup biz yanılıyor muyuz, acaba gerçekten uçuruma doğru sürükleniyor olabilir miyiz diye kendi kendinize soruyor musunuz?”

Uzun cevaplarının arasında hatırımda sadece şu kaldı: “Biz yolcuları sakinleştirmeye ve susturmaya çalışmıyoruz. Aksine şoföre gidip <şu yolcu sağdan gidelim, şu yolcu soldan gidelim> diyor diye sizin söylediklerinizi iletiyoruz”

Bu hafta sonu duyduklarını dinlediklerini rapor edecekler. Ne kadar objektif olabilecekler, ne kadar tarafsız olabilecekler ve hükümetin sadece duymak istediklerini değil de duymak istemediklerini de iletmek konusunda ne kadar cesur olacaklar? Ve hepsinden önemlisi ne kadar dikkate alınacaklar?

Sanıyorum ki milleti, hükmedenlerin tam istedikleri kıvama getiremedikleri için fırça yiyecekler.

Fahrettin Beşli

28 Mayıs 2013