Hazırlıksız yakalandık, nereyi tutacağımızı şaşırdık.
Yaşadığımız en etkili Jeolojik deprem meşhur 17 Ağustos 1999 tarihinde gerçekleşmiş Richter ölçeğine göre (bazı tespitlere göre) 8 şiddetinde gerçekleşmişti. Marmara bölgesinde büyük yıkımlara yol açmış ve binlerce kişinin ölümüne milyarlarca liralık maddi kayba yol açmıştı.
O depremde de hazırlıksız yakalanmıştık ve sarsıntı devam ederken nerede duracağımızı, nereye tutunacağımızı, evin neresine güveneceğimizi bilememiştik.
Binanın neresi yıkılır da neresi sağlam kalır kestirememiştik. Çoğunlukla da her şeyi göze alıp evi terk edip kendimiz sokağa atmıştık.
Bu ayın yine tesadüfen 17 sinde ancak bu defa merkez üssü Ankara olacak şekilde ölçülemeyecek kadar yüksek şiddette bir siyasi deprem başladı. Devam eden sarsıntılar artçı mı yoksa öncü mü henüz anlaşılamıyor.
Korkumuz yine içinde bulunduğumuz binanın başımıza yıkılması. Çünkü çatıda çok şiddetli bir kavga var.
Taraflar birbirine karıştı. Kim kimi tutuyor, kim kime vuruyor ayırt edilemiyor.
Kavgayı ayırmaya gelenler de kavgaya karıştı.
Çeşitli kriterlerle milletçe muhtelif parçalar bölünmüştük. Şimdi ise bu güne kadar bir bütün gibi görünen ve gücü elinde tutanlar çok fena bölündüler.
Bölünen taraflar belli ki zamanın da yaptıkları tehditlerle ve güç bende gösterileri ile istediklerini elde edememişler. Şimdi her alanda göğüs göğse mücadele ediyorlar.
Adalet, kanun, düzen, devlet, idare geçici bir süreliğine askıya alındı. Umarız ki hakikaten geçicidir, kavga biter ve kanun, düzen, adalet geri döner. Yasama, yürütme ve yargı organları kendi merkezlerine yeniden yerleşirler.
İşte tam da bu gibi olaylar öngörüldüğü için yasama yürütme ve yargı birbirinden bağımsız organlardır.
Kavganın tam ortasında olmayanlar ise sarsıntının sonunun nereye varacağı merak ederek seyrederken kafalarındaki sorulara da cevap arıyorlar.
Kim haklı, kim haksız?
Kim güçlü, kim zayıf?
Kim kötü, kim daha kötü?
Hangisi daha tehlikeli?
Hedef de kim ya da ne var? Başbakanın şahsı mı, iktidar mı, yoksa devlet mi?
Ve en çok merak edilen de, iktidardan ne istendi de alınamadığından bu kavga çıktı.
Hedefte devletin ve milletin bekası olduğu iddia ediliyor. Bu doğru ise kimse buna seyirci kalmamalıdır. Tüm siyasi mülahazalar bir kenara bırakılıp Türkiye Cumhuriyeti Devletini tehdit edenler ve yıkmaya çalışanlar etkisizleştirilene ve bertaraf edilene kadar millet birbirine sokulmalıdır. Dışarıdan gelecek tüm tehditler, hangi yöntemlerle saldırıya geçti ise aynı yöntemlerle geri püskürtülmelidir. Tehlike ortadan kalktıktan sonra herkes yine kendi mecrasında siyasi çalışmalarını sürdürmelidir.
Deprem olduğunda canımızı kurtarmak için evden vazgeçip terk ederek kendimizi sokağa atabiliriz. Ama ne devletimizden ne de vatanımızdan vazgeçip bu şekilde terk ederek yıkılmasını seyretmemiz mümkündür.
Ancak, kavga güç ve çıkarların paylaşılamaması, devletin ve milletin bekasından çok kişilerin ya da kesimlerin bekası ise burada yanlıştan yana taraf olmamak için de çok dikkatli olmak gerekmektedir.
Çünkü seyredenler kendilerine sunulan bilgi ve propagandalar doğrultusunda kavganın taraflarının taraftarları olmaya başladılar.
Her iki kesim de tüm çirkinlikleri, ayıpları, kirli çamaşırlar ortaya serildiği halde direnmeye devam ediyor, direndikçe de taraftar topluyor.
Keşke daha birkaç yıl önce; tıpkı bugünkü kavganın arkasındaki gerçek niyet olduğu iddia edilen gerekçelerle hatta aynı araç ve yöntemlerle Türk Silahlı Kuvvetleri tarumar edilirken de bir kısım insanlar kendi milli ordusundan yana taraf olacak kadar cesur olabilselerdi.
Bu gün hala sarsıntılar devam ederken, ciddi boyuttaki maddi kayıplarla ekonomik riskler büyüyorken bizlere hala aynı geleneksel iki seçenekten birini tercih etmemiz gerektiği çaresizliği dayatılıyor.
Kırk katır mı kırk satır mı?
Çatıda boğuşanlar ne kadar patırtı yaparlarsa yapsınlar, bu binayı yıkamazlar. Sadece gürültü yaparlar. Çok da uzatırlarsa millet elindeki süpürgenin sapı ile tavana vurarak uyarır.
Kendi gürültülerinden bu ikazı da duymazlarsa, kimsenin bir şey yapmasına fırsat kalmadan ikisi de yumak yumağa çatıdan aşağı yuvarlanırlar.
O kadar yükseklere çıkmışlardı ki, bulundukları yerden düşen hiçbir şeyin tek parça kalması mümkün olamaz. Millet de gelir elindeki süpürge ile yerdeki kırıkları süpürür çöpe atar.
Şimdi bulundukları şartlar altında bu çok zor ama herkes aklını başına almalıdır.
Fahrettin Beşli
27 Aralık 2013