MİT ile it’in müzakeresi

Mudanya’daki köylerde şöyle bir hikâye anlatılır.

Sözde dört tane Ali isimli arkadaş Mudanya ve civar bölgeye göçüp gelmişler. Yörük Ali, Karaca Ali, Genç Ali ve Emir Ali; gelip yerleştikleri köylere de kendi isimlerini vermişler. Emir Ali denizi geçip adaya yerleşmeye karar vermiş. Bu gün bizim İmralı diye isimlendirdiğimiz adaya yerleşmiş.

“İmralı” bir coğrafi isim, bir arazi arızasının adıdır. Daha eskilerini bilemem ama Türkiye Cumhuriyeti tarihine de tatsız ve istenmeyen hadiselerle geçmiştir. Örneğin Yassıada’daki yargılama sonucu infazlar İmralı’da gerçekleşmiştir.

Bu nedenlerle İmarlı Adası; hafızalarda gölgeli yer işgal etmiş, İstemesek de memleketin sevimsiz toprağı damgasını yemiştir.

Topkapı, Osmanlı İmparatorluğunun payitahtının; Ankara, Türkiye Cumhuriyeti devletinin idare merkezinin; Çankaya Türkiye Cumhuriyetinin en yüksek makamının, yüceliğini, gücünü, saygınlığını da içerecek şekilde yer isimlerinde vücut bulmuş ifade çeşididir.

İmralı da bu kapsama dâhil edilebilinir mi? Sürdürülen müzakerelere (!) “İmralı süreci” demekle bunu yapmış olmuyor muyuz?

İmralı’yı bir iradenin merkezi, bir mevki, bir makam gibi göstermekle düne kadar eşkıya başı dediğimiz; hukukun karşısında da, milletin gönlünde de müebbet ceza almış, ABi Devletlerin dayatması ve himayesi ile ipten kurtulmuş bir şakiye unvan vermiş, rütbe takmış, mertebe kazandırmış olmuyor muyuz?

Yoksa bunu bilerek, konuyu sulandırmak, yenilir yutulur hale getirmek için bilerek yapıldığının hala farkına varamadık mı? Hani şu bizim hala anlayamadığımız, ancak başkalarının çok iyi kullandığı sosyal psikoloji ya da toplum mühendisliği kapsamında ki taktiklerden biri olduğunu göremiyor muyuz?

Yaygın bilinen bir hikâye vardır.

Bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman, bir Rus ve bir Amerikalı; bir kurta hardal yedirmek üzere bahse girmişler.

İngiliz güzel bir kabın içine hardalı koyup önüne koymuş, kurt yememiş.

Fransız şirinlikler yaparak ağzına tutmaya çalışmış, kurt gene yememiş.

Alman etin içine saklayarak fark ettirmeden yedirmeye çalışmış, kurt gene reddetmiş.

Rus yakalamış kurtu, kıstırmış bacaklarının arasına, zorla ağzını açıp doldurmuş hardalı kurdun ağzının içine. Kurt Rus’un elinden kurtulup son damlasına kadar hardalı tükürmüş, bir lokmasını bile yutmamış.

Amerikalı kendisine sıra gelince geçmiş kurdun arkasına, kaldırmış kuyruğunu, bir avuç hardalı yapıştırmış mabadına. Garibim kurtun hardala temas eden zayıf ve hassas bölgesi cayır cayır yanınca, çaresiz temizlemek için başlamış yalamaya. Yalaya yalaya bir avuç hardalı bitirmiş.

Şu an da bizim halimiz de bu değil mi? Hassas bölgemizin yanmasını gidermek için temizlediğimiz yerdeki istemediğimiz şeyleri yalayıp yutuyoruz.

Elbette terör bitsin, kan akmasın, analar ağlamasın, bizler de üzülmeyelim. Temennilerimiz de bu şekilde, dualarımız da…

Bunu sağlamak için devlet, kimseye duyurmadan çete başına “Bak isteyerek ya da mecburiyetten ötürü senin canını bağışladık. Şansını fazla zorlama önündeki yalını ye, kabından suyunu iç. Sesini kes, uslu uslu otur. Yoksa senin canına ot tıkarım” diyorsa, ona diyecek bir şeyimiz yok.

Yok eğer, 40 yıl önce siparişle ve teşvikle tek taraflı başlattığı süreçte yüzlerce savunmasız çocuk, kadın ve yaşlının, sivil vatandaşın, vatan hizmetindeki askerin, polisin kanını yüzüne sıvamış bir caninin gönlünü yaparak terör bitirilmeye çalışılıyorsa buna içimiz elvermiyor.

Bunun uydurulmuş “Kürt Sorununun Çözümü” kisvesi altında yapması ise iyice abesle iştigal etmek oluyor. Çünkü bu çetelerin köy ve mezra baskınları ile katlettikleri insanlar çocukları ve kadınları ile Kürt halkının bireyleri idi. Bu hesap onlar adına da bu katilden sorulmalı.

Düne kadar, cani, hain, katil, elebaşı, çetebaşı deyip hakaret ettiğimiz bu adama çevresindekiler gibi “sayın” demeye başlamak, muhatap almak bazıları için kolay olabilir ama milletin kahır çoğunluğu için bu mümkün değildir.

Kurt sürüsü içindeki birkaç avlu köpeğinin; bir kesimin temsilcisi imiş gibi pozlara girip kendilerine baş seçtikleri, tasması başkalarının elinde olan it ile devlet adına MİT’in müzakere etmesi toplum vicdanını kanırtmaktadır.

Milletimizi sabrı ile devletimizin gücü birbirini direkt etkiler. Birinde meydana gelen zayıflama diğerinin de bozulmasına sebep olur.

Kalan azıcık umuduz odur ki devletimiz; milletimizin sabrından aldığı gücü doğru değerlendirir.

Fahrettin Beşli

25 Ocak 2013