Türkiye Demokrasisinde Çan Eğrisi…
Türkiye’nin siyasi tarihini tek başına ders kitaplarındaki gibi okuduğunuzda sebep sonuç ilişkilerini anlamaktan mahrum kalıyoruz.
Sanıyoruz ki dünya gezegeni üzerinde yegâne kara parçası Türkiye ve onu direkt etkileyen komşularından oluşuyor.
Maksat gazete okur gibi sadece haberdar olmak, sınav geçmek, lafı edildiğinde konuya “Fransız kalmamak” ise bunun hiçbir sakıncası yok.
Ama niyetiniz tarihi anlamak ve üzerinde düşünmek ise mutlaka elinizin altında dünyada olup bitenleri de anlatan bir başvuru kitabı olmalı. Çünkü bölgemize yağmur yağıyorsa bizim kuru kalmamız mümkün olamaz.
Dünya devletlerini krallar, imparatorlar, şahlar yönetiyorken bizim padişahlarımız vardı. Hepsi tek söz sahibi ve mutlak irade idiler. Fransız İhtilal’ı ile başlayan süreçte bu iradelerini milletle paylaşmaya başladılar. Mutlakıyetler, meşrutiyetlere dönüşmeye başladı. Sonra da cumhuriyetle tanıştı devletler ve milletler.
Biz de bu süreçlerin dışında kalamazdık elbette. Muhtelif çabalara rağmen kocamış ve gücünü kaybetmiş dedemiz Osmanlı’yı daha uzun süre yaşatamayacağımız belli idi. Bu durumda o çağın değil, geleceğin yönetim şeklini bulmak ve erkenden hayata geçirmek gerekiyordu.
Erkenden…
Erken girişimler yeterli hazırlık yapılamaz ve alt yapısı oluşturulamazsa atılan temeller güçlü olamıyor, haliyle de çoğu zaman uzun ömürlü olamıyor.
Mustafa Kemal devleti ve milleti için en ideal yönetim şekli olarak demokrasiyi belirlemiş, gelecek nesillerin bu rejimle idare edilmesine özenmişti. O’na göre gözümüzü diktiğimiz “muasır medeniyetler” den geri kalmamak için bu değişimi gerçekleştirmek şart idi.
Ancak tek başına liderlerin hedef koyması yetmiyor, milletin de buna inanması ve sahiplenmesi gerekiyor.
Ne yazık ki demokrasi bizde, hep milletin liderini seçme yöntemi olarak kaldı. Oysa demokrasi milletin her ferdinin yönetime dâhil olması, katkı sağlaması, eşit olması demektir. Bizde bu tanımların tam karşılığını bulabildiğinden emin değilim.
Genleri bir “baş” tarafından yönetilmeye programlanmış bir milletin, kolayca demokrasiyi içine sindirip hayata geçirmesi mucize olurdu zaten.
Tüm kurumları ile demokratik sisteme geçmeye çalışan Atatürk’ün ömrü yeni rejimin kök salmasına fırsat vermedi.
Diğer milletler bu konuda daha radikal ve reel değişimler sergileyerek uzun mesafeler kat ederken, bizim gibi “gelişmeye çalışmakta” olan ülkeler bu yokuş yukarı yolda sürekli patinaj yapmaya devam ediyor.
Her yeni gelen bir öncekinin yaptıklarını beğenmeyip, kendince onarım yaptı. Gidişattan endişe duyanlar müdahale etti. Müdahaleden şikâyetçi olanlar uygun ortamı bulunca hesap sordu. Biri gitti, diğeri geldi. Gelen gidenin izlerini silmek için mesai yaptı.
Bu süreçte demokrasi hep aynı rolü oynadı: mührü birisinin elinden alıp diğerine vermek, o kadar. Demokrasi sadece anma günlerinde anılanlar gibi, seçim zamanlarında sitayişle anılan bir ekol olarak kaldı.
Ama milletimiz bu kadarı ile yetiniyor ve halinden memnun ise maksat hâsıl olmuş demektir.
Yüz yıl önce olduğu gibi bu gün yine yakın coğrafyamız siyaseten değişimler yaşıyor. Biz bu defa değişimin tam ortasında bulduk kendimizi.
Görünen o ki tek parti dönemi ile giriş yaptığımız demokrasi serüvenimizi, yüzyılı tamamlayamadan yine kendi ellerimizle tek parti dönemi ile tamamlayacağız.
Tıpkı çan eğrisi gibi…
Fahrettin Beşli
17 Nisan 2012