A be AB…

(AVRUPA BİRLİĞİ Üzerine durup bir düşünmek)

Üzerine konuşacak ve tartışacak o kadar çok konumuz var ki, hiç birini tam olarak mütalaa edemeden rafa kaldırmak zorunda kalıyoruz. Değil konuyu tamamlamak, çoğu zaman cümlelerimiz bile yarım kalıyor, karşımıza çıkan yeni konu üzerine bir süre baka kalıyoruz.

Mesela şu AVRUPA BİRLİĞİ konusunda da mutabakat sağlayamadan kendimizi sürecin içinde buluverdik. Karşımıza hemen “Kopenhag Kriterleri”, “Uyum Yasaları”, “Destek Fonları” çıkıverdi. Biz ne olduğunu ne olacağını anlayamamış olsak da bu konu üzerinde konuşmayı da düşünmeyi de geçmişte bıraktık ve TALİP olmaktan ADAY olmaya terfi ediverdik.

Şimdi artık AB ye üye olmakla ilgili fikir çatışmaları görüş aykırılıkları geride kaldı. İlk başlarda akademisyenler, siyasetçiler, hukukçular, sanayiciler ve tüccarlar üzerinde fikir beyan ettiler. Sonra televizyonlarda, derneklerde, kahvelerde konuşuldu tartışıldı. Hepsini aştık, şimdi artık herkes yeni kanunlara intibak etmeye, AB fonlarından yararlanmak için proje yazmaya uğraşıyor. Sokakta çiçek satan Roman vatandaş bile “a be AB ye gireriz” deyip bu süreçte kendisinin de nasıl istifade edeceğini hesap edip organize oluyor.

Şu an itibarı ile biz istikbalini Avrupa birliğinde gören uyum sürecindeki müstakbel bir AB üyesiyiz. Bizi AB kapısına götürecek otobüse bindik. Sürekli “şunu yapma, bunu yapma, şunu şöyle yap, bunu böyle yap” diye talimat yağdıran bir kılavuzun refakatinde, asfalt olmayan yolda, sık sık çevirme ve evrak kontrolü altında ilerlemeye çalışıyor. Üstelik varacağımız AB den de pek hayır haberler alamıyoruz, vardığımız zaman yerinde bulup bulamayacağımızdan da eskisi kadar emin değiliz.

Her şeyden önce şu sorunun cevabını bulup, iyi anlamak lazım; Avrupa Birliği, bir ekonomik iş birliği örgütü mü, yoksa siyasi bir reorganizasyon sürecinin ara safhası mı?

Yüzümüzü batıya dönmeye karar vereli çok oldu. Ama batıya baktığımızda iki büyük güç görüyoruz. Kuzey Denizi, Manş Denizi ve Atlas Okyanusu hattının batısı ile doğusu. Batısında kalan ABD ve İngiltere ittifak halinde şu an için dünya üzerindeki süper güç olarak aktif faaliyet sürdürüyorlar. Hattın doğusunda kalan Avrupa ise bir kısmı batmış, bir kısmı batmaya sürükleniyor, kalan kısmı da “aman batanlar bizi de batırmasın” telaşına düşmüş durumda.

Ama biz uluslar arası politikalarımızı, Avrupa ile değil de ABD ye paralel kılmaya çalışıyoruz. İstişarelerimiz, alışverişlerimiz hep ora ile. Peki, nereye bakıyoruz, nereye yürüyoruz?

Şekillenmemiz sadece ekonomik reformlarla sınırlı kalmıyor, tepeden tırnağa bir modifikasyona tabi tutuluyoruz. Ticaret kanunundan ceza kanuna kadar ticarette, çalışma hayatında, eğitimde, yargıda, sosyal hayatta birçok yasal düzenlemeler hayata geçirildi.

Ama yeni yasalar bir türlü kolaylıkla üzerimize olmadı. Kimi bol geldi kimi dar. İş Sağlığı ve Güvenliği gibi hayata geçen yasalar çok tepkilerle yeniden düzenlendi. Hayata geçmeyenler üzerinde ise tartışmalar ayyuka çıkıyor. Yeni Türk Ticaret Kanunun birçok maddesi bizim tabiatımıza uygun değil. Tepkilere ve beklentilere göre yasa tasarısı yeniden revize ediliyor.

Bu “reform”ların kime yaradığını anlamaya çalışıyorum, henüz kavrayamadım. Sanırım şimdi bize yarayacakmış gibi görünüyor; ama uyum tamamlandıktan sonra hem AB ye hem de ABD ye yarayacak bir Türkiye ortaya çıkacak.

“Efendim, değişen dünya düzeninin gerisinde mi kalacağız, elbette ki ayak uyduracağız ve intibak edeceğiz. Bulunduğumuz coğrafya da buna direnenlerin sonunu görmüyor musun?” diyenler de haklı. Ama farkında olmadan çok ciddi bir mutasyona uğruyoruz. Şark kültürünü mayasında muhafaza eden Anadolu’nun civanmert erkeğini, kibar bir salon beyefendisine dönüştürmeye çalışıyorlar. Önce elindeki silahı bıraktırdılar, şimdi de kıyafetini değiştiriyorlar. Ama kantarın topuzu kaçıyor. Böyle giderse “Palabıyıklı Travesti” (teşbihte hata olmaz) benzeri ne düğü belirsiz bir hal alabiliriz.

Diyelim ki her engeli aştık da girdik. O zaman başımız göğe erecek mi, ondan da emin değilim.

AB üyelik konusunun popüler gündem oluşturduğu sivil toplum kuruluşlarının toplantılar yaptıkları geçmiş zamanların birinde afişler gördüm. Herkesin katılımına açık bir toplantıda AB konusunun konuşulacağını belirtip davet ediyordu. Baktım konuşmacı Emekli General Rıza Küçükoğlu. Onu dinlemeyi istediğimden günü gelince ben de gidip en arka sıraya oturdum. Konuşmacı sunumunu yaptı. Sıra soru cevap kısmına geldi.

Gazi olayları sonrasında bölgede kendisi ile görev yaptığımdan Rıza Paşa’nın konuşmasından da etkilenerek o heyecanla ilk ben el kaldırdım. O esnada anladım ki toplantıyı Bursa’daki rotary ve rotaract kulüpleri düzenlemiş. Oturuma başkanlık eden kulüp başkanlarından birisi el kaldıranlar içinden ismen hitap ederek sürekli diğer kulüp başkanlarına söz hakkı vererek sorularını sormalarına imkân verdi. El kaldıran herkes sıra ile sorusunu sordu ve yalnızca benim elim havada kaldı. Beni görmezlikten gelerek, oturumu kapatmak üzere konuşmaya başlayınca artık izin alma nezaketini bir kenara bırakıp ayağa kalktım. Konuşmacı sözü bana verdi.

Hazırladığım soruyu bir kenara bırakıp şu görüşümü ifade ettim: “Üzerinde konuştuğumuz AB ile bulunduğumuz şu ortam o kadar birbirine benziyor ki! Tıpkı burada olduğu gibi ısrarla havada duran söz istemli kolumu görmezden gelerek, başkanın sürekli sözü geçmişini paylaştığı tanıdığı, bildiği diğer kulüp başkanları vermesi gibi Türkiye de AB içinde sürekli eli havada ve yalnız kalacak. Sözünü dahi dinletemeyeceği bir kalabalık için de ne işimiz olabilir ki?”

Sorumun cevabını hala bulamadım.

Fahrettin Beşli

26.3.2012