OSMANGAZİ BELEDİYE BAŞKANI “DAĞLI” OLSUN

Türkçenin esnek anlam içermesinden ötürü bu beyan mevcut Osmangazi Belediye Başkanımızın nüfus kayıtlarını değiştirip dağ yöresine ait ilçelerden birine kaydolması anlaşılmasın. Kastım, önümüzdeki dönem Osmangazi Belediye Başkanının dağ yöresinin değerlerinin içinden çıkmasıdır.

Böylece Dağ Yöresinden çıkan ilçe belediye başkanı sayısı 5 olsun. O da yetmez; Uludağ isimli dünya güzelinin alnına dizili altınlar gibi, dağ yöresi ilçe belediye başkanları her daim “beşi bir yerde” olsun.

Bu peşinen olmayacak duaya âmin demek değildir. Önce bu işi isteyelim, sonra bunu hayata geçirmek için yola çıkalım, el ele tutuşalım, yükümüzü paylaşalım, menzile doğru yürüyelim. Gayeyi olacak hale getirdikten sonra; yarı yolda dizlerimizin dermanının kesilmemesi, yılmamak, vazgeçmemek, yolumuzu şaşırmamak ve hedefe ulaşmak için olacak duaya âmin diyelim.

2014 yılındaki yerel seçimlere hazırlıklar için çalışmalara hemen başlayalım. Seçim dönemi başladıktan sonraki kaotik döneme bir şey bırakmayalım. Bir kerecik de olsa “atı alıp Üsküdar’ı geçen” biz olalım. Başkalarının ekonomik ve siyasi güçlerine karşılık biz de zamanı lehimize kullanalım.

2010 yılı nüfus sayım sonuçları, Osmangazi ilçesinde ikamet edenlerin toplam nüfusunu 775.951 kişi olarak belirlemiş. Bu sayının 444.821 Bursa nüfusuna kayıtlı, kalan 331.130 kişinin kaydı ise bir başka ilde. Bu durumda bu sayının içindeki dağlıların oranının yüksek olduğuna dair kuvvetli bir umuda sahibim.

Osmangazi İlçesinde oturan Dağlıların tamamının aynı istikamete bakmalarını sağlarsak, inanç ve özgüvenlerini canlandırıp, kararlılıklarını tüm süreç boyunca muhafaza etmek çok zor olmaz. Bir noktada toplanmış gönüllere yol gösterecek ve hizmet edecek etkin bir çalışma ekibi kurup iyi koordinasyonla süreci iyi yönetelim ve siyasi tarihimize eşsiz bir not düşelim.

Bunu başarmak istiyorsak işin en başında insanın fıtratından gelen kirlerden arınalım. Aramızdaki çekişmeleri, olmayan şeyi bölüşemeyişlerimizi, kendi yapamadıklarımızı başkasının yapabilmesine tahammül edemeyişimizi bir süreliğine buzluğa kaldıralım. Nasıl olsa bunu sürdürmek için daha çok vaktimiz olacak. Hem dağlıların bir mevkii, makamı olursa üzerinde didişecek gerçek neden de olur, çekememezliklerimiz daha anlamlı olur.

Önce DAĞDER’in, iş dünyasının, tecrübeli siyasetçilerimizin temsilcilerinden, yöremizdeki akil adamlardan ve aksakallılardan oluşan bir komisyon kurulsun. Dağ yöresinden olmasa dahi bu maksada gönüllü hizmet edecek başkalarını da bu komisyona dahil edebiliriz. Bu komisyon bu süreci başından sonuna yönetsin.

Varsa gönlünden geçen, aklına fikrine, ekonomik ve sosyal gücüne güvenen göreve talip olduğunu duyursun. Yedeklemeyi de ihmal etmemek için belirlenecek kriterlere uygun birkaç aday seçilip kispetlerini giydirilip mindere çıkarılsın. Gönüllü çıkmazsa potansiyeli olan yöremizin değerleri, bu iş için teşvik edilip cesaretlendirilsin, gerekirse bunun için görevlendirilsin. Neticede ortaya mevcut siyasi ve sosyal koşullara uygun, çok geniş bir alanda kabul görecek, etrafında farklı görüşteki dağlıların toplanmasını kolaylaştıracak bir isim çıksın.

Bir çalışma ekibi oluşturulsun. Eli kalem tutan, sözü dinlenen, emeğini zamanını aklını fikrini esirgemeyecek azimli ve samimi gönüllülerden oluşacak sıkı bir ekip kurulsun. Sürecin gerektirdiği tüm ameli işleri yerine getirsin.

Siyasetçiler tecrübelerini, birikimlerini, siyaset yolundaki yaş tahtaları, aldıkları dersleri adaylarımıza aktarsınlar. Gidişatı gözetsinler. Kökü bu toprakta olan ağacın meyvesi de, tohumu da bu toprağa düşsün.

Osmangazi ilçesinin nüfusu 388.525 i erkek, 387.426 i kadin olmak üzere eşit bir dağılım gösteriyor. Bu durumda hanımlar için özel bir ekiple özel bir plan uygulanarak yolun yarısı güvence altına alınsın.

Gençlerin daha dinamik, daha bilimsel, daha heyecanlı olamları avantaja dönüştürülüp her ortamda bu gayenin duyurucusu ve savunucusu olmaları sağlansın.

Dağ yöresinin yerel medyası bu stratejiye uygun rol alsın. Mahalli sanatçılar her ortamda bu gayeyi duyursun ve davet etsin. İş adamlarımız ellerindeki ekonomik ve sosyal gücün bir kısmını bu harekete tahsis etsin.

“Osmangazi Belediye Başkanı Dağlı Olsun” bir slogana dönüşüp her ortamda ifade edilerek dağlı ovalı, genç yaşlı, kadın erkek, seçen seçilen herkesin kafasına işlensin.

Ortaya çıkarılan adaylar, her ortamda tanıtılsın. Yerinde ve zamanında beyanatlar, görüşler, projeler ortaya koymaları sağlansın. Dağın adayları karar vereceklerin de, oy vereceklerin de zihinlerindeki en uygun aday tahtına oturtulsun. Bunun doğal sonucu olarak da Osmangazi Belediye Başkanını belirleyecek en güçlü siyasi partinin adayı olmakla, bağımsız aday olmak arasındaki yelpazede en doğru noktadan seçim sürecine dahil olsun.

Geriye kalan her dağlı bir kereye mahsus vereceği oya değer kazandırsın ve Büyükşehirde gönlünden geçirdiğine, Osmangazi ise dağın adayına oy versin.

DAĞDER, bu sürecin içinde mi yoksa dışında mı, merkezinde mi yoksa kıyısında mı olacak kendisi karar versin. Bu günün ve yarının şartlarını değerlendirerek en doğru seçeneği tercih etsin. Yöremizin her bakımdan temsilcisi ve yegâne güçlü organizasyonu olan DAĞDER ve onun başkanı “BEY” imiz umulur ki bu çalışmayı başsız bırakmazlar.

Birlikte ve koordineli avlanan kurt sürüsünden, topladıkları damlaları bala dönüştüren arı kovanından, kışın tedbirini yazdan alan karınca kolonisinden, velhasıl tabiattaki bireysel yetersizliklerini müşterek hareket eden diğer canlılardan neyimiz eksik bizim. Onlar kadar düşünemiyorsak bari taklit edelim.

Bu gayretin sonunda kaybetmek yok. Ya belediye başkanlığı makamını kazanacağız, ya da haklı bir saygınlığı, örnek ve önemli bir çalışmayı gerçekleşirmiş olmanın haklı gururunu, saygınlığını, itibarını ve en önemlisi bir ve beraber olmanın hazzını kazanacağız.

Bu maksatla harekete geçenlerden hiç kimsenin Osmangazi Belediye Başkanının Dağlı olmasından başka bir gayesi ve beklentisi olmamalı. Dağın okumuşu da cahili de tıpkı tarihteki emsalsiz örneklerindeki gibi davranmalı. Mimar Sinan’ın yaşadığı tarihi bir gerçeği bilip peşinen kabul edecek. Biz öyle yapıyoruz ve zararını görmedik.

İstanbul devamlı bir su problemi içerisindedir. Bu problemin çaresi asırlar önce Kanuni zamanında, Mimar Sinan'ın günlerinde konuşulmuş ve en büyük çare Sinan'la bulunmuştur. İstanbul'un o günkü nüfusu çoğalınca Kanuni Sultan Süleyman, Sinan'ı huzuruna çağırır, Der ki:

"Mimarbaşı, halkımız su ihtiyacı içinde. Bir at yükü suya çok miktar akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için birşeyler düşünmez misiniz?" Mimarbaşı der ki:

"Sultanım siz müsaade buyurun, ben İstanbul'un çevresini bir dolaşayım, dışarıda mevcut suları İstanbul'a getirmenin mümkün olup olmadığını bir inceleyeyim ve ondan sonra size bir cevap veririm." Ve Sinan Ağa atına biner, yanına yardımcılarını da alır, Çekmece'den başlayarak kıyıları dolaşır, Beşiktaş'a kadar İstanbul'un kıyılarında, dereleri, akan suları tespit eder. Bu suların önü örüldüğü, baraj yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir, nereden nereye kemer yapılarak İstanbul'a getirilebilir, diye, bunun günlerce hesabını yapar ve Kanuni'nin huzuruna çıkar. Sultan sorar:

"Mimarbaşı, İstanbul'a su getirmek mümkün müdür?" Mimarbaşının cevabı:

"Belki sultanım, mümkündür. Ancak çok ağır bir şartı var."

"Nedir o mimarbaşı?"

"Sultanım, altın dolu keseleri uç uca dizmek şartıyla ancak İstanbul'a su gelebilir.“

Kanuni'nin cevabı şu olur:

"Mimarbaşı sen İstanbul'a su getirmenin mümkün olup olmadığını söyle. Eğer mümkünse ben keseleri uç uca değil, yan yana dizmeye razıyım."

Bunun üzerine Mimar Sinan kolları sıvar ve İstanbul'un dışındaki suları Kağıthane civarında belli yerlerde toplar, oradan da dere içlerine büyük geçitler yaparak İstanbul'a getirir ve şehrin belli meydanlarında umumi çeşmeler yaparak suyu akıtır.

Bu çeşmelerin tamamı da kırkı bulur. Ve Kırk Çeşme suları akmaya başlar. O güne gelinceye kadar, musluk gibi bir adet olmadığı için sular boşa akıp gitmektedir. O gün çok pahalıya mal olan suyu artık bostanlara, yollara akıtmak istemiyorlar ve ilk defa İstanbul'da lüle dedikleri musluğu çeşmelere koyuyorlar. Su böylesine pahalıya geldiği ve kıymet kazanmaya başladığı için Kanuni bir ferman çıkanr, der ki:

"İstanbul meydanlarındaki umumi çeşmeler halkın malıdır. Hiç kimse bu çeşmelerden gizlice yeraltından evine su alamayacaktır."

Bu umumi kaidenin bir istisnasını da koyar Kanuni. O da özel olarak Sinan'a iletilir.

"Sen İstanbul'a böylesine güzel bir çalışma sonunda kırk çeşme sularını getirdin. Sen evine özel olarak bir lüle su alabilirsin." Ve Süleymaniye civarındaki meydan çeşmesinden Sinan'ın evine özel olarak yol yapılarak su akıtılır. Böylece Mimar Sinan evinde özel suyu olan tek kişi olur.

Mimar Sinan Şehzadebaşı Camiini, Süleymaniye Camiini ve Edirne'deki Selimiye Camiini yaptıktan sonra yaşlanır. Devir hep öyle geçmemiştir. İtibarının yüksekte olduğu devirde, kendisinin kıymetini takdir edenler bir bir bu dünyadan göçmüşler. Kanuni vefat etmiş, yerine başka padişahlar geçmiştir. Ve Sinan 99 yaşında!.. Çevresindeki dostları göçtüğü için de kendisi İstanbul'da adeta yapayalnız kalmış. Ve artık yeni bir nesil yetişmiştir.

Bir gün Sinan'ın kapısına birisi gelip dayanır. Kapıyı çalar. Sinan bastonuna dayanarak kapıyı açar,

"Buyurun" der.

Gelen meçhul ihsan,

"Ben Topkapı Sarayı postacısıyım. Sizi divana çağırıyorlar. Herhalde bir soruşturmaya tabi tutulacaksınız" der.

Sinan Ağa, bu ihtiyar halinde, dostlarının tümünün göçüp gittiği, kendisini eserleri inşaat halindeyken görenlerin kalmadığı bu ihtiyar dünyada,

"Acaba Topkapı Sarayına niye çağırılıyorum?" diye bastonuna dayana dayana gider. Saraya girer, orada bir soruşturma heyeti kurulmuştur: Kadılar, ulemalar, müftüler, o günün vükelası. Sinan'a şöyle derler:

"Sinan Ağa, hakkında şikayet var. Eve su almak yasak olduğu, hiç kimse evine özel olarak su almasın, diye padişah fermanı olduğu halde, sizin evinizde özel su varmış."       "Evet," der, "Cihan Padişahı bana öyle özel olarak müsaade etmişti. İstanbul'a yaptığım, su hizmetinden dolayı sadece benim şahsıma su müsaade etmişti de almıştım."

"O zaman şu müsaadenizi, fermam görelim de ses  çıkarmayalım. Kimseye verilmemesine rağmen, sizinki devam etsin.” Sinan'ın cevabı şu:

"Ben o zaman Cihan Padişahından ferman istemekten hicap etmiştim. Fermanım falan yok, ama su benim evimde akıyor." Divan müşkül durumda kalır, konuşmalar olur:

"Sinan büyük hizmetler etmiştir, evinde suyu aksın." Oradan başkaları cevap verir:

"Bu Âl-i Osman'a hizmet eden sadece Sinan mı? Sinan gibi daha nice hizmet edenler vardır. Ya onların da evine özel su verilsin, ya da Sinan'a da bu ayrıcalık tanınmasın." Divanda uzun münakaşalar olur, son olarak verilen karar şudur:

"Sinan gibi diğer hizmet edenlerin de evine su bağlanamayacağına göre, Sinan'a verilen su kesilmeli, fakat şimdiye kadar kullandığı su fermansız kullandığı için bir cezaya mucip olmamalıdır."

Ve bu karardan sonra Sinan evine gelir. Üzgün, bezgin, fakat fazla müteessir değil.

Çünkü Sinan hizmetini Allah için yapmıştır. Kendisine bir ayrıcalık tanınsın veya özel bir mükafat verilsin diye değil. Sinan 100 yaşına girerken hastalanır, yatağa düşer. Vefat sırasında bir bezi suya batırıp da dudağına çalmak isterlerken bakarlar ki, evindeki musluktan su akmıyor.

İstanbul'a su getiren Sinan, susuz evde vefat eder. Vefat sırasında bu olayı başında konuşanlara verdiği cevap enteresandır:

"Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükafatını da ahirette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir değiliz."

Koca Sinan’ın neslinden bir avuç gayretkeş çıkmaz mı bu topraklardan.

Fahrettin Beşli

10 Şubat 2012