Siyaset “BİR OY”un…
İster duhul et, ister seyr et,
İster ikrar et, ister muhalef et,
İster kabul et, ister redd et,
Bu OY’unun adı siyas et.
Biz bu maçı kaç kere seyrettik ve kaç kere daha seyredeceğiz?
16-0’lık, 18-0’lık skorlar ne zaman değişecek?
Belli ki siyasetin nasıl bir oyun olduğunu öğrenip de oyunu kurallarına göre oynamaya başlayana kadar bu böyle sürüp gidecek.
Her ne kadar siyaset kendi içinde ayak oyunlarından oluşan bir mücadele olsa da bu ayak oyunlarını kendi içimizde yapmadığımız, kendi oyuncularımıza çalım atmayı bıraktığımız, kendi kalemize şut çekmekten vazgeçtiğimiz ve en önemlisi de galibiyetin tribünlerde değil saha da olduğunu anladığımızda ancak öğrenmeye başlayabiliriz. İyi oyunculardan iyi ekip kurup, planlanmış atakları ve sağlam savunmayı içeren akılcı taktiklerle de takımı galibiyete taşıyabiliriz.
Hayal dünyamızdaki siyaseti; yetmiş iki milyon nüfusun içindeki en nitelikli, en donanımlı, en çalışkan, en bilen, en ahlaklı, en erdemli… 550 kişinin bir araya gelerek; milletin kaderini belirleyen kararları alması şekilde tarif edebilirim. Bu mantıkla bakınca seçim de “bu tarife uyan içinizde kimler var?” sorusuna milletin kendi iradeleri ile verdikleri cevaplar olmalıdır.
Ama bu mükemmelin hayali… Her şeyin mükemmeli bu dünyada değil cennette. O da hak edene. Bu dünyada sadece iyi ve kötünün harmanlandığı gerçekler var.
Günümüzün siyaset gerçeği vatana ve millette hizmet sevdasından uzaklaşmış durumda. Bugün siyaset kişinin kendisine, yakınlarına, çevresine, yöresine, cemaatine ya da partisine daha fazla fayda sağlayabilmek için büyük gücü ele geçirme, hiç olmazsa o güce ortak olma gayesi ile yapılıyor.
Gelinen bu noktayı değiştirmeye gücümüz yetmiyorsa ve illa bu siyaset oyununa biz de aktif olarak dâhil olmak istiyorsak bu şartlara intibak etmek, buna göre davranmak zorundayız. Zaman geçiyor, doğal olarak her şeyle birlikte siyaset de değişiyor. Değişimi yakalamalıyız.
Bugünün siyasetinde sağ-sol ayırımı, ekol, ideoloji kalmadı. Hepsi ortada daha büyük bir yer işgal etmeye çalışıyor. Sağdaki partide soldan bakan, soldaki parti de sağdan aday görmemiz bunun teyidi.
Dağ yöresi bugüne kadar az da olsa kendi bireysel çabası ile vekilliğe veya bakanlığa ulaşmış evlatlarının başarısına hiçbir katkı koymadan; mevkisinin gücüne, olanaklarına ortak olmaya alıştı. “Ben istediğime oyumu vereyim ama kim seçilirse onun kapısına gidip arzuhalimi sunayım” demekten geri kalmadı. Bunu giderecek çabalar ise ne yazık ki sonuç vermedi.
Bireysel gayretlerin sonuç vermediği görüldüğünden bu yana yörenin tek organizasyonu olan dernek bunun için gayret etti. “Adaylarımızın arkasındayız, en güçlü gördüğümüz ya da umut bağladığımız adayımızı partisine bakmadan destekliyoruz” dedi; “derneğe siyaset karıştırdılar” denilip tasfiye edildiler. “Bütün adaylarımıza eşit mesafedeyiz, kimi seçilecek yere koyarsanız onun yanında yer alacağız” dediler, bu defa da kimse seslerine kulak vermedi.
İyice anlaşıldı ki siyasette partilerin şefaatine sığınmak bize bir şey kazandırmıyor. Üç ay önce “seçimler yaklaşıyor, bari bu defa akıllı davranalım da bağımsız aday çıkaralım. Fikri sabit, adresi belli oyların dışında kalan oyları bir kişi de toplarsak eminim sonuç alırız” diyecek bir yazı hazırlamıştım. Yayınlayamadığımdan diyemedim. Bugün ortaya çıkan şartlara ne kadar yerinde bir çözüm olacakmış meğer.
Bursa’nın 17 ilçesinin dörtte birini oluşturduğundan hareketle matematik hesabı yapacak olsak 18 vekilin en az 4 tanesini Dağ Yöresi kendi içinden çıkarması gerekirdi. Nüfus hesabından yola çıksak da yine aynı yere yakın bir noktaya varıyoruz. İki milyonluk Bursa nüfusunun altıda birine haiz dağlıların en az 3 vekil kontenjanı garanti olmalı idi. Ama elde var sıfır.
Görünen o ki ne partiler ne de liderler bu camiayı, bu yöreyi ve insanını önem sırasından ilk 10’a koyamıyorlar. Koymaları içinde bir neden yok aslında. Çıkan adaya kendi köyü bile oy vermez ise, ismi konuşulan hakkında “aman ha onu değerlendirmeyin” diye kendi insanından dilekçeler giderse, beş tanesi bir araya gelip de aynı şeyi söylemez ise, sesimizi duyurmak, tepkimizi göstermek için fedakârlık yapın dendiğinde “ben bu mevkiye bileğimin hakkı ile geldim, riske sokmam” dedirse, kısaca “ben dururken öteki dağlının nesine siyaset” dediği sürece bize kim ve neden iltifat etsin ki?
Parti içinde dahi oy potansiyeli olan vekillere kolay dokunulamıyor. Sadece sahipsizlerden öncelikle vazgeçiliyor. Bu şartlarda dağdan bir aday seçilse bile bulunduğu yeri koruyacak gücü olmayacağından siyasi ömrü de kısa oluyor. Örneklerini görüyoruz.
Neler yaptığımızı nerelerde yanlış yaptığımızı aklı eren herkes biliyor artık. Bundan sonra ne yapabileceğimize bakalım:
Önümüzdeki seçimler için bugünden çalışmaya başlayalım.
Herkesin siyaset yaptığı kısa seçim zamanında değil onun öncesindeki uzun zamanda siyaset yapalım.
Mevcut dağlı siyasetçilerin daha yaldızlı olmaları, daha parlak olmaları, sürekli gündemde ve etkili olmaları için destek verip koordine edelim.
Siyasi partilere “aman bizden vekil adayı gösterin” demeden önce, il yönetimlerine en az bir etkili dağlı ismi dâhil etmelerini sağlayalım.
Biraz daha yetişmiş değerlerimizin partilerin genel merkezlerinde görev almalarını teşvik ve temin edelim.
Bu değerlerimizin sayısını sürekli artırarak parti içinde karar mekanizmalarında yer almalarını sağlayalım. Yerel ya da genel seçimlerde içimizden ne kadar aday çıkacağı ile ilgili sonuca değil, bu adayların belirlenmesi sürecinde karar aşamasına ortak olalım.
Bu işi dernek yapacak ise, her partiye eşit mesafede olmakla birlikte her partinin yerel ve genel idaresi ile sürekli irtibatta, sıcak ilişkiler içinde olmasını sağlayalım.
Seçimlere adaylık söz konusu olmaya başladığında en az iki tane bağımsız adayı ortaya sürelim. Partiler hakkı ile karşılık vermezler ise bu adaylardan birini Dağ Partisi’nin bağımsız adayı yapıp arkasında toplanalım.
Bütün bunları gerçekleştirmek için ise her şeyden önce Dağın Siyasi Markaları’nı yaratalım.
Benim ekonomik ve sosyal gücüm olsa idi Dağın Siyasi Markalarını yaratma işini şöyle yapardım:
İlan verir, dağdan siyasi marka namzetleri aradığımı duyururdum.
İster kişi kendi gönüllü talebi ile isterse de başkasının önerisi ve telkini ile olsun ben varım diyenlerin envanterini çıkarırdım.
Bir siyasi icra heyeti oluşturur, bu adayları tek tek tartar, ölçer ne şekilde değerlendireceğimizi planlardım.
Her partinin yaptığından ilham alarak Dağın Siyaset Okulu’nu açar, hepsini sıkı bir eğitimden geçirirdim. Bunun için eğiticiler dahi kendi içimizden çıkacaktır eminim.
Siyasi lobicilik için ayrı bir ekip kurar sürekli çalışmasını sağlardım.
Bu sürecin görünen kısmı ve bence en önemlisi olan halkla ilişkiler ya da iletişim boyutunu amaca yönelik olarak bilinçli, planlı ve etkili olarak yürüterek kamuoyuna sunumu iyi yapardım.
Sonuç olarak ya bu işi amaç edinip, baş koyup elbirliği ile çalışalım, ya da topyekûn siyasi beklentilerimizden vazgeçelim. Elimizdeki dört ilçe ve üç belde başkanlıklarındaki siyasilerimizle yetinmeye devam edelim.
Hikâye edildiği gibi, bırakalım başkanlığı, vekilliği, başvekilliği,
Fahrettin Beşli
15 Nisan 2011