SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI VE SİYASET
Demokratik sistem içindeki aktörlerin en küçük birimini oluşturan, geçmiş zamanların cemiyeti, bu günün sivil toplum kuruluşlarının tanımına baktığımızda karşımıza şu çıkıyor: “Resmi kurumlar dışında ve bunlardan bağımsız olarak çalışan, politik, sosyal, kültürel, hukuki ve çevresel amaçları doğrultusunda lobi çalışmaları, ikna ve eylemlerle çalışan, üyelerini ve çalışanlarını gönüllülük usulüyle alan, kâr amacı gütmeyen ve gelirlerini bağışlar ve/veya üyelik ödemeleri ile sağlayan kuruluşlardır.”
Bu tanımın ışığında başımızı kaldırıp çevremize baktığımızda çok fazla sivil toplum örgütü örneği görebiliriz: dernekler, vakıflar, siyasal partiler, spor kulüpleri, sendikalar, barolar dâhil olmak üzere meslek odaları, kooperatifler ve siyasal partiler (iktidarda olmadıkları müddetçe) gibi…
Türkiye’deki tarihçesi oldukça kısa STK kavramının. 1996 yılında İstanbul’da düzenlenecek olan BM zirvesi öncesinde uluslararası standartlara göre katılımcı taraflardan biri olan İngilizcedeki “Non Governmental Organizations(NGO)” kavramına bir karşılık gelecek bir Türkçe ifade arandı. Bu tarihlerde bir takım çeviri yayınlarda yer alan ‘sivil toplum’ kavramının yanına ‘kuruluşu’ eklendi ve böylece STK, NGO kavramının karşılığı olarak bulundu. Eski ‘demokratik kitle örgütleri (DKÖ)’ kavramı da hızla bir kenara itildi.
Öncelikle varlık sebepleri üzerinden mütevazı çalışmalar yapan STK’lar, daha sonra siyasi ve ekonomik gidişata yön verecek etkili eylemler ortaya koydu. Bunlardan bir kısmı kendilerince uygulanmasını veya hayata geçirilmesini sakıncalı buldukları işlere itiraz ve engelleme girişimleri idi. Bazılarında başarılı olup karşılarındakine geri adım attırdıkları da oldu. Diğer bir etkinlik türü de özellikle olağanüstü hallerde çözüme dönük faydalı gayretlerdi. Örneğin 17 Ağustos Depremin hemen ardından hiçbir telkin ve talep beklemeksizin sivil toplum kuruluşları, vatandaşlar, siyasal oluşumlar harekete geçerek sivil toplumun kendisinin seferberliğini gerçekleştirdiler.
Burada iki anahtar kelime STK’ların öz manasını ihtiva ediyor: “Gönüllülük ve sivil toplum”.
Gönüllülük; “bireylerin toplumsal sorumluluk anlayışıyla, çıkar gözetmeksizin bilgi, zaman, beceri, deneyim ve kaynaklarını -kendi özgür iradeleriyle- bir sivil toplum kuruluşunun amacı doğrultusunda kullanmaları” olarak tanımlanabilir.
Türkçede “sivil” sözcüğü, öteden beri askeri (üniformalı) olmayan anlamında kullanılmıştır. Oysa etimolojik olarak “sivil” uygar anlamındadır. Bugün için Sivil Toplum “hükümet/devlet dışı, bürokrasi dışı toplum” olarak ifade edilebilir.
Tüm bu tanımlara baktığımızda siyasetin icra organı olan devlet ve hükümet dışı olması gerektiği çok açık iken STK’lar devleti yönetmeye talip kurumlar gibi kendilerini halkın temsilcileri olarak görmeye başladılar. Şeffaflık gibi siyasal mekanizmaları geliştirmek yerine kolayca kendilerini ‘sivil toplum’ yerine koydular ve görüşlerini açıklamak sureti ile iktidarlardan kendilerinin dikkate hatta muhatap almasını istediler.
Demokrasilerde siyasal karar alma süreci, kamuoyunun yönlendirmelerine açıktır. Kamuoyu ise kendini medya denilen sözlü, görüntülü ve yazılı kitle iletişim araçlarında ifade eder. Medyada ortaya çıkma olanağı buldukları ölçüde yaygın kanıların oluşmasına, birtakım STK’lar önderlik ederler ve siyasal kararları etkileyebilirler. Ya da tersi olup siyasal kararlar doğrultusunda kamuoyunu etkileyebilirler. Bu gün bunun tam örneklenmesi ile gücün bazı ortamlarda istismar edildiğine tanık olmaya başladık. Öncelikle STK’ ların yönetim kurullarının bir şekilde aynı kesimin gönüllüleri tarafından ele geçirilmeye çalışıldığını demokratik bir süreç olarak kabullendik. Bu mümkün olmayınca yeni STK’ların mevcudun alternatifi olarak kurulduğunu gördük. Bu gayretler başarıya ulaştıkça STK’lar iktidarda bulunan siyasi gücün kendi görüşlerine paralel, kendisi ile uyumlu, söz dinleyen, verilen görevleri yapan bir teşkilatlarına dönüştü. Tıpkı belediyelerin bazı mevzuatı aşamadıkları için iktisadi teşekküller kurması gibi.
STK’ların 1990’lı yıllar itibariyle olağanüstü bir popülerlik kazanarak demokratikleşme sürecinin en önemli motoru olarak algılanması yadsınamaz. Ancak bir yandan, belli özel çıkarlara araç yapmaya çalışılan, diğer yandan da siyasete alternatif olma iddiasıyla donanmış bir kısım sivil toplum kuruluşlarının demokratikleşme sürecine yarardan çok zarar getireceği göz ardı edilmemelidir.
Fahrettin Beşli
30 Ağustos 2010