DEVLET MALI DENİZ, HAKSIZ YİYEN DOMUZ
Bir ülkenin en güçlü ekonomisi şüphesiz devletin kendisidir. Hiçbir özel girişimcinin ekonomik gücü devletin ki ile boy ölçüşemez. Liberal ekonomik sisteme uygun olarak, özel sektör aktörlerinin ölçülemeyen büyüklüklerini göz önüne alacak olursak; belki bu genel kanaat değişmiş olabilir. Yine de bu dahi devletin hala çok güçlü bir ekonomiye sahip olduğu gerçeğini değiştirmez. O nedenle de ucu bucağı olmayan denizlere benzetile gelir. “Canım koca derya, azıcık kabımı doldurursam ne kadar eksilir ki” mantığı ile de vicdanlar rahatlatılır.
Demokrasinin tabii sonucu olarak iktidarların sık sık değişmesiyle beklerken ambarları boşalmış, aç namzetler devletin başına gelir. Samimi olarak hizmet etmek, gerçekten milletine faydalı olmak için iktidara talip olan varsa, onun seçilme şansı zaten hiç olmaz. Çünkü bu niyette olan siyasilerin ne dışarıdaki hamilerine, ne de içerdeki yandaşlarına fayda ve istikbal vaat etmeyecekleri aşikârdır.
Devletin imkânları; büyük parçalar kopararak kendine ziyafet çeken dışarıdaki sömürücülerle, işgal ettikleri mevkilerde bulduklarını dört elle tıkıştırmayı hak ve marifet sayanlar arasında güçleri oranında sürekli pay edilir. Bu koşulların ortaya çıkardığı yağma kültüründe, o günkü iktidarın yandaşları da arta kalan kemikleri sıyırma imtiyazını elde edebilirler. Bu şansa dahi sahip olamayan diğerleri ise ancak bulabildikleri sıyrılmış kemikleri kaynatıp papara yaparlar. Onu da bulamayan pazarlarda yere dökülenleri toplar. Devletin malı deniz iken yemeyenlere yakıştırılan kimlik, bu atık ve çöp toplayıcılığından gelir!
Abarttım mı? Semt pazarlarının son yarım saatinde orada olup da etrafınıza bakın. Sadaka toplum olup çıkmamızın sonucu manzaralara bakın. Bu çarkın dışında kalan siyasetçi, aydın, bürokrat, iş adamı veya gazetecilerin durumlarına bir bakın. Bir de devletle iş yapan, paylaşmayı bilen işadamlarına ve “işini bilen” memurların değişen refah seviyelerine bakın. Sistemin içinde bu akışa mâni olacak, paylaşmayan müteahhit, tıkanıklık yaratacak bürokrat barınabilir mi?
Peki, ne şekilde hayat buluyor bu sistem? En masum şekli ile israf, iltimas ve göz yumma ile.
Dışarıdan bir mal ya da hizmet satın alacak olsanız; hiç şüphesiz en düşük maliyetle en fazla fayda sağlayacak alternatifi seçerdiniz. Yani Klasik İktisat Teorisi’nde “kendisine maksimum fayda sağlayan seçeneği tercih eden, rasyonel davranan, ekonomik insan modeli” olarak tanımlanan “homo economicus” gibi davranırsınız. Kamuda ne kadar alım bu yaklaşıma göre yapılıyor dersiniz?
Devlet hayatına dâhil olmadan önce yapılamayan tüm hasletler kamu imkânları ile gerçekleştirilmeye gayret edilir. Örneğin kişinin statüsüne göre bir ayak daima yurt dışındadır. Bunun bir gelenek ve gereklilik olduğu düşünülebilir. Ancak uçağın “İş adamı” sıfatıyla yandaş kişiler, yandaş gazeteciler ve eş-dost ile doldurulması da aynı masumiyetle açıklanamaz.
İktidara gelenlerin ilk işleri, mevcut kadronun tasfiye edilip yerine yine yandaşlarla doldurulması olur. Burada da kendi ekibi ile çalışmak kadar, “mademki buradan maaş adı altında bir nema çıkacak, bari bizimkilere yarasın” mantığı hâkimdir.
Yandaş medya başta olmak üzere yandaş derneklerin, kitlelerin ve kişilerin doyurulması fon gerektirir. Bu fonlarında en kestirme kaynağı kamu olanaklarıdır. Bazen devlet malının yenmesi; sosyal devlet kimliği ardına sığınılıp kömür, buzdolabı, beyaz eşya, lüzumundan fazla yeşil kart dağıtılarak, bunların taraftarlık ve oy olarak hasadının toplaması şeklindeki dolaylı yollarla da tezahür edebilir.
İktidarı elinde tutan; yolsuzlukla mücadeleyi, yalnızca muhalefeti cezalandırmak ve gözdağı vermek için bir vasıta olarak görür. Aynayı asla kendine çevirmez. Hiç olmazsa bu gün haksız edinimlerin hesabının yarın iktidardan düşünce verilebileceği ihtimali dahi ümit vericidir. Devlet malı deniz olsa dahi, asıl domuz devlet malını hak etmeden yiyenlerdir. İşini hakkı ile yapan, hak etmediğine göz dikmeyen, el uzatmayan kamuya iş görenleri saygı ile bu konunun dışında tutup baş tacı yapıyorum.
Bu tür domuzlar; aç insanların çok olduğu az gelişmiş toplumların oluşturduğu her devlette ve her dönemde ortaya çıkarlar. Ancak, haksız edinimlerin dini inançlarındaki karşılığı “haram” olan ve ekseriyeti “muhafazakâr” kimliği ile dolaşan Türk Milletinde bu domuzların yaygınlaşması ve itibar görmeleri utandıran, üzücü bir çelişkidir.
O dönem bu dönem ayırımı yapmaksızın son 70 yılın tamama yakını için bu gerçeklerden söz edilebilir. Bu gün ne kadar yaygınlar ölçemiyorum. Umuyorum ki hiç olmazsa yenidünya düzeninde maya olacak kadar bu tarifin dışında kalanlar bulunur.
Devlet adamlığı söz konusu olunca, laf dönüp dolaşıp Atatürk’ün bir ibretlik sözüne, yaşadığı bir hadise karşısındaki örnek tavrına gelir dayanır. Bu konuda da erki elinde tutanlara örnek almaları açısından bir anı anlatıp noktayı öyle koyalım.
Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus'tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin ÖZMEN'dir. Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır. Bakanın gür sesi: "Giriniz!" Atatürk'ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. Atatürk'ten gelen bir mektuptur bu: "Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı..." Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur: “Yaver Bey'le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın..."
Bu, Atatürk'ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:"Yaver Bey'in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk'ün ismini yazdırarak bana getiriniz." der. Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de kısa bir mektup yazarak Yaver Bey'le Atatürk'e yollar. Mektubun içeriği şöyle:"Muhterem Atatürk, Yaver Bey'le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için; bu çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme hem yasalarımız hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum..."Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü'ye telefon ederek: "Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı." diyerek olayı anlatmış. İnönü, Bakan adına özür dilemiş. Atatürk: "Yok!” demiş “özür dileme. Ben çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve bu doğruluğu gösterebilse”.
Fahrettin Beşli
18 Ekim 2010